Mide Kanseri
Mide Kanseri :Ülkemizde İlk
Sıradaki Sindirim Sistemi Kanseri
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Uz. Dr. Cemallettin Aydın
Gastrointestinal Cerrahi Uzmanı, Türkiye Yüksek İhtisas
Hastanesi
Mide Kanseri dünyada akciğer kanserinden sonra ikinci
sıklıkta görülen kanser türüdür. Her 10 kanser
hastasından 1‘i mide kanseridir.Türkiye’de en sık
görülen sindirim sistemi kanseri olan mide kanseri
çeşitli ülkelere göre farklılıklar gösterir. Japonya’da,
Latin Amerika’da diğer ülkelerden daha sıklıkla
hastalığa rastlanır.
Hastalığın Oluşumunda Etkili Faktörler Nelerdir?
Mide kanserinin görülme sıklığı ile göç arasındaki
ilişkiler, genç yaştan itibaren kanser yapıcı bir
maddeye maruz kalmanın kanser oluşmasında sorumlu
olduğunu göstermektedir. Bu maddenin ne olduğu
bilinmemekle birlikte, diyetin sorumlu olabileceği
üzerinde durulmaktadır. Nişasta, turşular, tuzlanmış et
ve balık gibi yiyeceklerin mide kanserleri ile ilişkili
olduğu düşünülmektedir. Süt, taze sebzeler,
turunçgiller, vitamin C ve soğuk gıdalarla beslenenlerde
tersine olarak mide kanseri daha az görülmektedir. Alkol
de zayıf bir risk faktörü iken sigara önemlidir. Lif
oranı düşük gıda alımında kanser riskinde azalma
olurken, çikolata ile beslenmede riskte artma olduğu
gösterilmiştir. Mide kanserli hastalarda yapılan
çalışmalarda, bu hastaların tuz tüketiminde artış olduğu
saptanmıştır.
Bazı hastalıklar mide kanserinin oluşumunu
kolaylaştırmaktadırlar.
Bunlar Tablo 1 de gösterilmiş.
Tablo1
1- Kronik atrofik gastrik ve intestinal metapazi
2- Mide ülser
3- Pernisiyoz Anemi
4- Hipertrofik gastrit
5- Gastrik polip
6- Gastrik Dispalzi
7- Helicobacter Pylorinin varlığı
Kan grubu ‘A’ olan insanlarda mide kanseri sıklığı
yüksektir. Bu durum ve bazı ailelerde mide kanserinin
sık görülmesi genetik yatkınlık ihtimalini
artırmaktadır. Mide kanseri erkeklerde kadınlara göre 2
kat daha fazla ve 50-70 yaşlar arasında daha sık
görülür.
Mide kanseri riski sosyoekonomik durumu düşük olanlarda
daha fazladır. Midenin alt yarısında daha sık görülür.
Patoloji olarak 4 şekilde görülür.
1- ülserli şekil
2- infiltran şekil
3- polipoid şekil
4- yüzeyen yayılan tip
Klinik
Klinik olarak en çok rastlanan belirti mide bölgesinde
ağrıdır. Ağrıyla birlikte iştahsızlık ve kilo kaybı sık
görülen bulgulardandır. Kardia (midenin yemek borusuyla
birleşim bölümü) bölgesine yerleşen tümörler de yutma
güçlüğü ilk belirti olabilir. İlerleyen vakalarda
bulantı ve kusma olabilir. Nadiren yoğun bir kanama veya
mide perforasyonu (delinmesi) başlangıç bulguları
olabilir.
Hastanın muayenesinde, erken evrede mide bölgesinde
hassasiyet dışında bir bulgu saptanmamışken, geç evrede
ise karında mide bölgesinde kitle, göğüs kafesi üst
kısmında boyun kenarında lenf bezi büyümesi ve karında
‘asit’ denen sıvı toplanması saptanabilir. Tümörden
devamlı ve yavaş kanamaya bağlı kansızlık (anemi) ve
buna bağlı belirtiler çoğu vakada görülebilir.
Tanıda baryumlu radyografi oldukça değerlidir. Ancak
küçük lezyonlar atlanabilir, kesin tanı endoskopi ve
biopsi incelemesi ile konur.
Tedavi
Bugün mide kanserinin radikal tedavisi cerrahi
müdahaledir. Erken dönemde tanı konulup bir an önce
cerrahi müdahale yapılmalıdır. Kemoteraopi (ilaç
tedavisi) ve radyoterapi (ışın tedavisi) sonuçları şu an
için yüzgüldürücü değildir.
Erken tanı koymak ve erken cerrahi tedavi hastanın
yaşama şansını artıran en önemli faktördür.
Migren
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Doç.Dr. Hulki Forta
Migren dünyada bilinen en eski hastalıklardan biridir.
Mısır'da Firavunlar döneminden papirus kalıntılarında
baş ağrısı tedavi çizimlerine rastlanmıştır. Hastalık
için "yarım baş ağrısı" anlamına gelen latince söylemin
değişimiyle MIGREN adı yerleşmiştir. Ülkemizde de yaygın
olarak halk tarafından bilinmektedir. " Migren herhalde
", " Migrenim tuttu " laflarını her insan duymuştur.
Migren, gelip geçici baş ağrısı ile kendini gösteren bir
hastalıktır. Baş ağrısı en uzun bir gün sürer.
Çoğunlukla 3 - 5 saat devam eder. Ağrının şiddeti
kişiden kişiye değişir. Ayni kişide de her ağrı ayni
şiddette değildir. Ağrı şiddetli olduğunda bulantı ve
kusma ağrıya katılır. Kusmadan sonra ağrıda bir azalma
olması migrene ait bir özelliktir. Ağrı genellikle başın
bir yarısında başlar ve her tarafına yayılır. Kusmadan
sonra ağrı azalmadan sürüyorsa ve başın tek tarafından
başlayan ağrı, her ağrı geldiğinde ısrarla aynı tarafta
ve yer değiştirmiyorsa bir hekime danışmak gerekir.
Hekim migrene ait olduğu düşünülen ağrının başka bir
nedeni olabileceğini araştıracaktır.
Baş ağrısı sırasında hastalar parlak ışık ve sesten
rahatsızlık duyarlar. Loş ve sessiz bir ortamda yatmak
isterler. Ağrı geçtiğinde çoğunlukla uyurlar. Bunu da "
ağrım uyuyunca geçiyor." diye aktarırlar.
Migren kadınlarda daha çok görülür. Adet öncesi, adet ve
adet sonrası dönemlerde yoğunluk gösterdiği
bilinmektedir. Yalnız bu dönemlerde ortaya çıkan tipleri
de vardır. Her yaşta başlayabilir. Bebeklerde görülen
periyodik kusmaların bile migrenle ilgili olduğu
düşünülmektedir. Migren hastası olan kadınların ağrıları
menopozdan sonra çok hafifler ya da kaybolur.
Migren ataklarının sıklığı değişkendir. Haftada ikiden
çok baş ağrısı söz konusu ise hastanın ağrı gelmesini
önleyen tedavi için bir nöroloji doktoruna başvurması
önerilir. Migren hastalarının ailelerinde mutlaka
migreni olan bir kişi vardır. Hastalar bunu çoğunlukla
kabul etmezler illa kendilerindeki ağrıya tıpatıp benzer
bir ağrı olmadığını savunurlar. Oysa migren ağrısı
kişiden kişiye, şiddeti ve sıklığıyla farklıdır. Migren
ailevi geçişli bir hastalıktır.
Bazı yiyecekler ve bazı durumlar baş ağrısını davet
edebilirler. Uykusuzluk, açlık, mayalı içkiler,
eskitilmiş peynirler, kabuklu deniz mahsulleri, konserve
yiyecekler ve kuru yemişler ağrıyı tetikleyebilir. Bazı
migren hastaları ağrının geleceğini önceden anlarlar.
Çoğunluk hastada bu hafif bir ağrı ve durgunluk hissi
olarak kendini gösterir. Bazı hastalarda bu öncü
belirtiler, parlak ışık çakmaları, yarım görme, bulanık
görme şeklindedir.Ağrı bunları izler. Bunlara " öncü
belirtili migren " ( Auralı Migren ) diyoruz. Çok nadir
hastada da bir beden yarısında güçsüzlük ya da gözde
kapanına ve çift görme ile giden migren tipleri de
görülür. Bu tipler de " eşliğinde bozukluk gösteren " (
komplike ) migren olarak adlandırılır.
Migren iyi huylu bir hastalıktır. Sakatlığa neden olmaz.
Ancak iş günü kaybına neden olduğu ve çok kişide
görüldüğü için ciddiye alınan bir hastalıktır. Ağrıdan
sonra hasta sanki ağrıyı çeken o değilmişçesine sağlıklı
ve iyidir. Hastalar ağrıyı hisseder hissetmez alırlarsa
ağrı kesici ilaçlarla rahatlarlar. Ağrı çok sık
geliyorsa sorumlu migrenden ziyade sık kullanılan ağrı
kesici ilaçlardır. Migren hastalarında günlük gerilim
baş ağrıları görülmesi de olağandır ve hastalar migren
ağrısını diğer baş ağrısından ayırt etmeyi
öğrenmelidirler.
Hastalara Verilebilecek Öğütler
Migren tanısını mutlaka doktor koymalıdır.
Yakınlarınızın söylemesi ile migren hastası olduğunuza
inanmayın.
Haftada iki kereden fazla baş ağrısı için ilaç
kullanmayın. Ağrı kesicilerin sorunsuz kullanımı ile
kimi ilaç böbreğinizi kimisi de karaciğerinizi tedavisi
olanaksız şekilde hastalandırabilir.
Içinde " ergotamin " olan ilaçları ayda bir kereden daha
çok ( doktor vermiş olsa bile ) kullanmayın.
Her zamankinden farklı baş ağrısı hissederseniz mutlaka
bir nöroloji kliniğine başvurun
İshaller
--------------------------------------------------------------------------------
Tüm dünyadaki ölüm nedenlerine bakıldığında ishaller
ikinci sırada yer almaktadır. Gelişmemiş ülkelerde ise
en sık ölüm nedenleri arasındadır. Asya, Afrika ve Latin
Amerika’da her yıl 4,600,000-6,000,000 çocuğun ölümüne
yol açmaktadır. İshal en ağır biçimde çocuk ve yaşlıları
etkilemekte. Ülkemizdeki 1-5 yaş arasındaki çocuk ölüm
nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. Kişide
ishalin ortaya çıkmasına neden olan çeşitli etmenler
bulunmaktadır. En önemlisi çevreye ait olan etmenlerdir.
Yoksulluk, kalabalık ve sağlıksız evlerde yaşama,
kanalizasyon sorununun çözülememiş olması, temiz su
eldesindeki güçlükler, gıda yetersizliği ve gıdaların
sağlıksız olması v.b. olumsuzluklar ishalin
nedenlerinden sayılabilir. Kişinin yaşına bağlı olarak
ishale neden olan parazit yada bakterinin etkinliği
değişir. Bazı etmenler çocuklarda bazıları da
yetişkinlerde etkili olmaktadır. Kişisel hijyenin
yeterli olmaması da ishal oluşumunu etkiler.
Bağırsak enfeksiyonu olup olamayacağı öncelikle alınan
etkenlerin sayısı belirler. Etkenlerin hemen hemen
tamamı ağız yolu ile alınır. Bulaşmada çoğunlukla dışkı
ağız yolu iledir. Suların temiz olması ve dağıtım
sisteminin yeterli olması yayılımı büyük oranda azaltır.
İshale neden olan etkenler genellikle midenin asitli
ortamında yok olurlar ve bağırsaklara ulaşamadıkları
için ishale neden olamazlar. Ancak mide asit ortamını
azaltan anti-asitlerin kullanımı bu etmenlere
duyarlılığı arttırır. Bağırsak hareketliliğinin normal
olması da ishal oluşumunu etkileyen bir faktördür.
Normal hareketlilik bağırsakta bakterilerin birikmesini
engelleyerek ishal oluşumunu engeller. Bağırsaklarda
normal şartlarda bakteriler bulunmakta ve bu bakteriler
insan vücudunda herhangi bir hastalığa neden
olmamaktadır bu bakteriler bağırsak florası diye
adlandırılır. Ancak antibiyotik kullanımı sonucu
bağırsak florasında azalma olursa diğer patojen yani
ishal yapıcı bakterilerin çoğalmasına neden olur ve
böylelikle hastalık ortaya çıkar. Bağırsağın kendine ait
savunma sistemleri mevcuttur. Bazı hastalılarda bu
savunma sistemleri ortadan kalktığından ishal oluşumu
kaçınılmaz olur.
Bulaşma yolları
Deri yolu ile bulaşan parazitleri bir tarafa bırakacak
olursak, çoğu enfeksiyoz ishaller etkenlerin ağız
yoluyla alınması sonucu edinilir. Dışkı-ağız yoluyla
bulaşma su, gıda veya kişiden kişiye dokunma yoluyla
olmaktadır. Yayılım şekli her etmende farklılıklar
göstermektedir.
Etkenler
Akut ishale yol açan bir çok enfeksiyöz ve enfeksiyöz
olmayan etmenler vardır. Bununla birlikte akut ishal
olgularının çoğundan enfeksiyöz etkenler sorumludurlar.
Bakteriler, virüsler, mantar ve parazitler ishale neden
olabilmektedir.
Klinik
İshali tanımı halen tartışmalı bir konudur. İshal klinik
olarak 24 saat içinde normal şeklini kaybetmiş, 3 veya
daha fazla sayıda dışkılama olarak tanımlanabilir. Bu
tanımlamanın dışında dışkı miktarı ?200 gr/gün ve dışkı
suyunun ?%80 ölçümlerine göre daha objektif
tanımlamalarda söz konusudur. Fakat pratikte bu
ölçümlere çık nadir başvurulmaktadır. İki haftayı
aşmayan ishaller akut, aşanlar ise kronik ishal olarak
tanımlanabilir. Akut ishallerin nedeni genellikle
enfeksiyöz ajanlardır. İshalle ishalle ilgili başkaca
tanımlamalar da yapılmaktadır.
Gastroenterit; bulantı, kusma, ishal ve karın ağrısı
gibi yakınmalarla seyreden mide ve ince bağırsağın
birlikte tutulduğu klinik tablodur.
Enterekolit; genellikle bulantı ve kusmanın etki
etmediği, ateş, karın ağrısı ve ishal gibi yakınmalarla
seyreden ince ve kalın bağırsakların birlikte tutulduğu
klinik tablodur.
Dizanteri sendromu; kramp biçiminde karın ağrısı,
kanlı-mukuslu-tenezimli sık ve az miktarda dışkalamayla
seyreden klinik tablodur.
İnce bağırsak tipi ishal; bol ve sulu dışkılamadır.
Kalın bağırsak tipi ishal; az miktarda sık sık
dışkılamadır.
Tenezim; sık sık ağrılı dışkılama ve yetersiz dışkılama
hissidir.
Besinlerde bulunan bakteri toksinlerinin alınmasıyla
oluşan gastroenteritlerde kuluçka süresi kısa (1-6 saat,
6-24 saat), dışkı ile bulaşık suların içilmesi veya bu
sular ile yıkanmış gıdaların iyi pişirilmeden yenilmesi
ile dışkı-ağız yoluyla bulaşan gastroenteritlerin
etkenlerinde kuluçka süresi ortalama 3 gündür. Dışkı
sayısının çok sayıda (?10/gün) olması akla kalın
bağırsak tutulumunu getirmelidir. Sekretuvar ishallerde
dışkı sulu, fazla miktarda, renksiz veya beyaz
renklidir. Dizanterik olanlarda ise dışkının miktarı
azdır ve kan, müküs, ve püy içermektedir. İshale eşlik
eden karın ağrısının özellikleri klinik olarak önemli
ipuçları verebilir. Karın ağrısı tutulumu mideden aşağı
inildikçe ve bağırsak yayılımı varlığında artmaktadır.
Bazı ishal tiplerinde bu ağrı göbek çevresinde veya sağ
alt tarafta ve aralıklı olarak gelip kramp tarzında
olurken, bazı tiplerde yine karın alt tarafında devamlı
tenezimle birlikte olabilir. Bol sulu ishallerde ateş
sık görülmezken bakterilerin oluşturduğu çoğu ishallerde
ateş görülebilir.
Tedavi
İshallerde en önemli konu ve kısa zamanda önlem alınması
gereken konu su kaybıdır. İshalle birlikte vücut su
kaybına uğramaktadır. Özellikle bu durum çocuklarda çok
tehlikeli duruma varabilmektedir. Tedavide de ilk
yapılması gereken kişideki su kaybını değerlendirerek,
su kaybının yerine konmasıdır. Özellikle geçmişten kalan
bir inançla ishalli kişiler su alınımı azaltarak ishalin
azalacağı kanısıdır. Bu yanlış davranışın önlenmesi ve
aksine kişiye bol sıvı verilmesinin sağlanması lazım. Bu
kaybedilen sıvı ile birlikte vücut çeşitli mineraller de
kaybetmekte bunların yerine konulması içinde tedavi
oluşturulmalırdır. Bu amaçla ORS (Oral Rehidratasyon
Sıvıları) kullanılabilir. ORS evde de kolaylıkla
hazırlanabilir. Evde 1 litre suya, 1 çay kaşığı tuz, 8
çay kaşığı şeker, bir fincan portakal suyu veya 2 muz
ilave edilebilir. Eğer su kaybı ciddi boyutlarda ise
hastane şartlarında damar içi sıvı verilmesi
uygulanabilir. Hastalar süt ürünleri, alkol, kafein ve
karbonatlı içeceklerden uzak durmalıdır. Antibiyotik
kullanımı hastaların %10’unda işe yarabilir. Ama bazı
ishal vakalarında antibiyotik kullanımı gerekmemektedir.
Ancak en iyi tedavi şeklinin belirlenmesi için doktora
başvurmak gerekmektedir.
Sıtma
--------------------------------------------------------------------------------
Sıtmayı ilk kez Hipokrat, milattan önce 5. yüzyılda
tanımlamıştır. Hastalık, geçmiş yüzyıllarda ve bu
yüzyılın ilk yarısında dünyada yaygın olarak görülmüş ve
tarih boyunca Mezopotamya, Eti, Grek gibi çeşitli
uygarlıkların yok olmasına neden olmuştur. 1940'lı
yıllardan sonra sıtmaya gereken önemin verilmesi ve
vektör mücadelesinde DDT'nin kullanılmaya başlanılması
ile olgu sayılarında büyük düşüşler gözlenmiştir. Bu
durum 1970'li yılların ortalarına dek sürmüştür. Ancak
daha sonra vektörlerin kullanılan ilaçlara karşı direnç
geliştirmesi ve özellikle Afrika’daki sürveyans
çalışmalarına önem verilmesi sonucunda gerçek olguların
belirlenmesi ile birlikte olgu sayıları artmıştır.
Dünyada Sıtmanın Durumu
1954 yılında tüm dünyadaki sıtma olgu sayısı 250 milyonu
bulurken sıtmadan ölen kişi sayısı 2.5 milyon idi. Bugün
ise her yıl 300-350 milyon yeni sıtma olgusu görülürken,
ölen insan sayısı 1.5-2.7 milyondur. Yıllık klinik olgu
sayısı toplamı ise 500 milyonu aşmaktadır. Bu olguların
%90'ı tropikal Afrika'da görülmektedir.
Dünyada 1997 yılında sıtmaya bağlı görülen ölümler, tüm
ölüm nedenleri içinde (tahmini rakamlara göre) 6 ile 8.
sırada yer almaktadır. Bununla birlikte sıtmaya bağlı
görülen ölümler bulaşıcı hastalıklar sonrasında görülen
ölümler içinde tahmini en yüksek rakam (2.7 milyon) ele
alındığında, akut alt solunum yolu enfeksiyonu ve
tüberkülozdan sonra üçüncü sırada gelmektedir. Beş yaş
altında sıtmaya bağlı görülen ölümlerin sayısı 1 milyon
olup, bu beş yaş altı çocuk ölümünün %9'unu
oluşturmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından uygulanan Global
Sıtma Stratejisi’nin hedefi, hastalıktan etkilenen
ülkelerin en az %75'inde sıtmaya bağlı ölümleri 2000
yılına kadar 1995 yılındaki sayılara göre %20 oranında
azaltmaktı. Bu stratejiye uygun olarak sıtmadan
etkilenen ülkelerin %90'ı bu hedefi yakalamıştır. DSÖ,
bu hedefe ulaşamayan özellikle Afrika'da yer alan 24
ülkeye yönelik bir sıtma kontrol programı geliştirmiş ve
1997 yılından başlayarak uygulamaya koymuştur.
Sıtmanın dünyadaki durumunu altı DSÖ bölgesine göre ele
alındığında Afrika Bölgesi, Güney Doğu Asya Bölgesi ve
Batı Pasifik Bölgesi sıtma bakımından büyük önem
taşımaktadır. DSÖ 'nün altı bölgesinde 1995 yılında son
durum şöyledir;
Afrika Bölgesi: Sıtma olgularının en sık görüldüğü
ülkeler bu bölgede bulunmaktadır. Son yıllarda bu
bölgede yürütülen epidemiyolojik çalışmalar olgu
sayılarında büyük artışlar göstermesine neden olmakla
birlikte gerçek sayılara yaklaşmak açısından umut
vericidir. Yukarıda da söz edildiği üzere sıtma olguları
24 ülkede yoğun görülmekte ve DSÖ bu ülkelere yönelik
özel bir program yürütmektedir.
1995 yılı verilerinegöre sıtma olguları
Afrika Bölgesi: Kenya (4.343.190), Gana (1.175.000),
Nijer (822.305), Burundi (932.794), Benin (579.300)
Güney Doğu Asya Bölgesi: Hindistan (52.800.000),
Bangladeş (1.152.729), Endonezya (1.460.569), Sri Lanka
(142.294), Tayland (82.871) ve Nepal (9.718)
Batı Pasifik Bölgesi:Papua Yeni Gine (926.206), Vietnam
(666.153), Filipinler (366.844), Lao (311.593), Cook
Adaları (28.008), Solomon Adaları (118.521)
Amerika Kıtası: Haiti (23.140), Bolivya (46.911), Guyana
(59.311)
Doğu Akdeniz Bölgesi: Pakistan (111.836), Irak (89.984),
Sudan (232.177) ve Cibuti (3.359)
Avrupa Bölgesi:1995 yılı itibariyle sıtma olgusı görülen
ülke sayısı 6 olup bu ülkeler, Türkiye (82.096),
Tacikistan (6.144), Azerbaycan (2.844), Fransa (977),
Hollanda (312) ve Belçika (304)'dır.
Güney Doğu Asya Bölgesi: Sıtma, endemik alanlarda
yaşayan yaklaşık 1.2 milyar insanla önemini
sürdürmektedir. Bölgede son 12 yıldır sıtma ile ilgili
genel durum değişmeden sürmektedir. Bildirilen sıtma
olgusu 2.5-3.4 milyon ve ölüm sayısı 5-8 bin arasında
değişmektedir. Bu bölgedeki vektörlerin ilaçlara direnç
kazanması yürütülen çalışmaları olumsuz etkilemektedir.
Batı Pasifik Bölgesi: Sıtma önleme ve kontrol
çalışmaları, bazı ülkelerdeki yönetsel güçlükler ya da
kaynak yokluğu nedeniyle aksamaktadır.
Amerika Kıtası: Sıtma sınırları kolay aşabilen bir
hastalık olması nedeniyle bu bölgede risk altındaki
nüfus artmaktadır. Sıtma morbiditesi 1970'li yılların
ortasından itibaren sürekli bir yükselişe geçmiştir.
Sıtma olguları 1993 yılında bir azalma göstermesine
karşın 1994 ve 1995 yıllarında yeniden artma eğilimi
göstermiştir. Bu yıllarda, 20 yıl önce saptanan olgu
sayısının iki katı kadar olgu saptanmıştır.
Doğu Akdeniz Bölgesi: 1970 ve 1980'li yıllarda DSÖ
destekli olarak yürütülen sıtma programı sonucunda sıtma
olgularında azalma saptanmıştır. Ancak daha sonraki
yıllarda, bu desteğin çekilmesi sonucunda ülkelerin
kendi olanakları ile yürüttüğü çalışmalarda başarısız
olmaları olgu sayılarında artışlara neden olmuştur.
Avrupa Bölgesi: Sıtma olgularının ülke bazında en az
görülen bölgesi olup, yakın zamanda sıtma olgularının
bütünüyle yok edilmesi hedeflenmektedir.
Türkiye'de Sıtmanın Durumu
Cumhuriyetin ilk yıllarında özellikle Antalya yöresinde
yaşayan insanların %75'inin sıtma hastalığına
yakalandığı bilinmektedir. Gerek işgücü, gerekse
ekonomik kayıplara yol açması nedeniyle sıtma
hastalığına büyük önem verilmiş; 1926 yılında bu
hastalık için dikey bir örgütlenme oluşturularak yoğun
bir savaşıma girişilmiştir. 1940'lı yıllarda DDT'nin de
kullanılmaya başlanılması, sağlık çalışanları ve halkın
bu konuda duyarlı olması sonucunda 1970 yılında saptanan
olgu sayısı yalnızca 1.260 olmuştur. Bu tarihten sonra
sıtmaya verilen önem azalmış ve olgu sayılarında büyük
artışlar gözlenmeye başlanmıştır.
Sıtma insidansının yıllara göre dağılımı incelendiğinde,
1925-1945 yılları arasında, sıtma savaşımının
yoğunlaştırılması, daha önce saptanamayan olguların
saptanmış olması ve İkinci Dünya Savaşı sırasında sıtma
savaşımında gerekli çalışmaların yapılamaması nedeniyle
olgu sayısı yüksek görülmektedir. 1945 yılından sonra
çalışmalara hız verilmiş ve 1970 yılında sıtma insidansı
yüz binde 3.55 olmuştur. Bu tarihten sonra gerek sağlık
çalışanları ve gerekse halktaki duyarlılığın azalması
sonucunda ülkemizde 1977 (yüzbinde 293) ve 1994 (yüzbinde
139.38) yıllarında iki epidemi yaşanmıştır. 1994
yılındaki epidemiden sonra çalışmalara hız verilmiş ve
1998 yılında insidansı yüzbinde 57.92'ye gerilemiştir.
Ülkemizde sıtma savaşımında kanlar; aktif sürveyans,
seçici aktif sürveyans, pasif sürveyans ve kitle
taramaları ile toplanmaktadır. Kanların %75-80'i aktif
sürveyans ile toplanmaktadır. Yıllar itibariyle toplanan
kan sayısı azalmakla birlikte her yıl yaklaşık
1.600.000-1.700.000'dür. Alanda özellikle seçici aktif
sürveyansın uygulanmasına bağlı olarak toplanan kan
sayısı azalmaktadır.
Türkiye'de sıtma olgularının stratalara göre dağılımı
incelendiğinde, 1980'li yılların sonlarına kadar Strata
1A, olguların en sık görüldüğü bölgedir. Bu bölgeye özgü
yürütülen çalışmalar sonucunda 1998 yılında saptanan
olgu sayısı 1.344 olmuştur. Bununla birlikte Strata 1B
olguların sık görülmeye başlandığı bölge olarak dikkat
çekmektedir.
1998 yılı itibariyle bu bölgede saptanan olgular, ülke
genelinde saptanan olguların %89'unu oluşturmaktadır. Bu
sonuç göz önüne alındığında çalışmaların
yoğunlaştırılması gereken bölgenin Strata 1B olması
gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'de sıtma olgularının mevsimsel özelliği,
subtropikal bölgede yer alması ve sivrisineğin
aktivitesine bağlı olarak Mart ayında artmaya
başlamakta, Temmuz-Eylül aylarında en yüksek düzeylerine
ulaşmakta ve Ekim ayından sonra düşmektedir.
Sıtma olgularının yaş gruplarına göre dağılımı yıllara
göre bir değişiklik göstermemektedir. Olguların büyük
bir kısmı 15 yaş üstü gruptadır. 0 yaş grubunda yıllara
göre olgu sayısında bir yükselme söz konusudur. Bu
yükselme özellikle GAP Bölgesi’nde yer alan Diyarbakır,
Şanlıurfa, Mardin, Batman ve Siirt illerinden
kaynaklanmaktadır.
Türkiye'de saptanan olgular P. vivax etkenine bağlı
olarak gelişen olgulardır. 1993-1998 yılları arasında
dış kaynaklı olmak üzere 85 P. falciparum, dört P.
malaria ve bir P. ovale olgusu saptanmıştır. Bu
olguların büyük bir bölümünü Afrika ve Uzakdoğu
ülkelerinden gelen kişiler oluşturmaktadır.
Ülkemizde sıtma olgularının çoğunluğu yerli ya da
emporte olgu olarak sınıflandırılmaktadır. Olgu
sınıflandırılması yıllara göre ele alındığında yerli
olgu oranı artmaktadır. 1980'li yıllarda yerli olgular
toplam olguların %60'ını, emporte olgular %27'sini
oluştururken, 1998 yılında yerli olgular %83, emporte
olgular %17 olarak saptanmıştır. Bunun nedeni, son
yıllarda GAP'ın devreye girmesi ile 1980'li yıllarda
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Çukurova-Amik Ovası
Bölgesi’ne tarım alanında çalışmak için göçer işçilerin
bu bölgeye daha az gelmeleridir.
Sonuç
Sıtma, geçmişte olduğu gibi 21. yüzyılda da en önemli
sağlık sorunlarından biri olacaktır. Bunun nedenleri:
1. Dünyada sıtmanın endemik olduğu bölgeler, nüfus artış
hızının en hızlı olduğu bölgelerdir. Dolayısı ile yakın
gelecekte sıtma riski altında yaşayan nüfus 3 milyarı
aşacaktır.
2. Sıtmanın endemik olduğu bölgeler, nüfus
hareketlerinin yoğunlaştığı bölgelerdir. Bunun sonucu
olarak parazitin ve vektörün bölgeler arasında yayılması
artmış ve önümüzdeki yıllarda da artması beklenmektedir.
3. Bir yandan nüfus hareketleri diğer yandan kır ve
kentin fizik olarak birleşmesi sonucunda, hem sıtma hem
de sivrisinek kentleşmektedir. Bu da her ikisinin de
kontrolünün zorlaşması, onun da ötesinde olanaksız hale
gelmesi demektir.
4. Sıtmanın endemik olduğu bölgelerde, hızla sulu tarıma
geçilmektedir. Bununla birlikte, yapay jit alanları
artmakta ve bu bölgelerde sivrisinek yoğunluğu da
artmaktadır.
5. Dünyada hızlı bir iklim değişikliği yaşanmakta ve
sıtmanın görülme riski yüksek bölgeleri genişlemektedir.
6. İnsektisitlere karşı direnç gelişmekte, sivrisinek
kontrol çalışmalarını zorlaşmaktadır.
7. Sıtma ilaçlarına karşı direnç gelişmesiyle parazit
kontrolü çalışmaları güçleşmektedir.
Bu özelliklerin pek çoğu diğer ülkelere göre Türkiye'de
daha ağır yaşanmaktadır. Türkiye'nin diğer ülkelere göre
tek avantajı yerli olguların antimalaryal ilaçlara karşı
direnç geliştirmemiş olmasıdır. Sıtma Türkiye için bugün
olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da önemini
sürdürecektir. Gelecek için planlamaların özenle
hazırlanıp uygulaması gerekmektedir.
Türkiye'de sıtma ile mücadelede başarılı olunabilmesi
için;
* Politik kararlılığın olması,
* Sıtma için ayrılan bütçenin artırılması,
* Sağlık çalışanlarının ve halkın konuya duyarlılığının
artırılması,
* Birinci basamak sağlık kuruluşları ile sıtma
birimlerinin entegrasyonunun sağlanması,
* Gerekli personel ve malzemenin sağlanması
gerekmektedir.
Multipl Skleroz
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Dr. Aylin Öcal
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji A.D.
Multipl Skleroz (MS), beyin ve omirilikten oluşan
santral sinir sistemindeki sinir klıflarının harabiyeti
sonucu oluşan bir hastalıktır.
Hastalık çeşitli cğrafi bölgelerde daha sık
görülmektedir. Örneğin, en sık görüldüğü bölgeler Kanada
ve Kuzey Avrupa'dır. Ülkemiz, MS açısından orta riskli
bir bölgedir. Hastalığın tam irsi geçişi olmamakla
birlikte, ailesel yakınlık söz konusudur. MS
hastalarının % 15'inin MS'li bir akrabası vardır.
Hastalık en sık olarak 20-40 yaşlarında başlar.
Kadınlarda erkeklerden 2-3 kat daha fazla görülür.
Hastalar sıklıkla sinir sistemi ile ilgili belirtilerin
başlamasından haftalar, aylar önce yorgunluk, halsizlik,
kilo kaybı, kas ve eklem ağrıları tanımlar. Sinir
sistemi ile ilgili belirtiler dakikalar, saatler, günler
ya da haftalar içinde, nadiren de yıllar içinde sinsi
bir biçimde gelişebilir. Hastaların yaklaşık yarısında
başlangıçta kollar ve bacaklardan bir ya da daha
fazlasında güçsüzlük ve/veya uyuşukluk görülür. Her iki
bacakta felç biçiminde güçsüzlük olabilir; spastisite
denilen kollarda ya da bacaklarda sertlikler oluşabilir.
Saatler, günler içerisinde bir gözde, nadiren her iki
gözde tam ya da kısmi görme kaybı olabilir. Yürürken
dengesizlik, çift görme, baş dönmesi, idrar yapmada
bozukluklar olabilir. Hastaların az bir kısmında bedenin
sağ ya da sol yarısında felç, yüz felci, sağırlık ve
sara nöbetleri gelişebilir. Göz bebeklerinde atma
haraketi, başta ya da bir cisme uzanırken ellerde
titreme, sarhoş vari konuşma şeklinde konuşma
bozuklukları olabilir. Mutsuzluk, isteksizlik, duygusal
tepkilerde dengesizlik gibi ruhsal belirtiler ya da
unutkanlık bulunabilir.
MS alevlenmeler ve iyileşme dönemleri ile seyreden uzun
süreli, çok uzun yıllar boyu devam edebilen bir
hastalıklardır. Hastalığın iyi ve kötü gidişli şekilleri
vardır. Bir hastanın kolunda kısa süreli ve geçici bir
uyuşukluk şeklinde başlayıp, çok uzun yıllar boyu bir
daha hiç atak olmayabilirken; başka bir hastada iki yada
üç ayda bir tekrarlayan sık ataklar ortaya çıkar ve
hastayı giderek özürlü ve bağımlı hale getirebilir.
Benzer şikayeti olan hastanın bir nöroloji hekimine
başvurması gerekir. Hastalığın teşhis edilmesinde,
magnetik rezonans görüntüleme denilen bir teknikle beyin
ve bazen omurilik görüntülenmesi gerekir. Belden beyin
omurlik sıvısı denilen sıvının alınarak incelenmesi de
gerekebilir.
Atakların yatıştırılıp, belirtilerin düzelmesi için
ağızdan ya da damardan bağışıklık baskılayıcı bir takım
ilaçlar verilebilir. Çoğu kez bunun için hastanın
hastaneye yatırılması gerekir.
Tedavi
Günümüzde MS hastalığının kesin tedavi yöntemi yoktur.
Ancak son yıllarda geliştirilmiş olan bazı tedavilerle
hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması ve özürlülük
oranının bir miktar azaltılabilmesimümkün olmuştur.
MS hastalarının kendilerini tedavi eden bir hekim
tarafından yakından takip edilmesi ve düzenli bir
biçimde kontrollere gelmesi gerekir. Hastalık için
kullanılan ilaçlar genellikle bağışıklık sistemini
baskıladığından geçirilen bir enfeksiyon, hastalık
üzerine olumsuz etki edeceğinden, bu hastaların çok
kalabalık ortamlara girmemesi ve bulaşıcı mikrobik
hastalıklardan özellikle korunması gerekir. Özgürlüğün
gelişmiş olduğu durumlarda bu hastaların fizik ve tedavi
ve rehabilitasyon programlarına alınması gerekir.
Epilepsi
--------------------------------------------------------------------------------
Epilepsi bir kişinin tekrar tekrar epileptik nöbetler
geçirmesi ile niteli bir klinik durum yada sendromdur.
Epileptik nöbet beyinde zaman zaman ortaya çıkan anormal
elektriksel boşalımların sonucu olarak görülen geçici
nörolojik disfonksiyon dönemidir. Bir çeşidi dışında (status
epileptikus) nöbetler kısa sürelidirve genellikle
saniyeler veya dakikalarca sürer. Konvilziyon terimi
nöbet sırasında şiddetli kasılmalar olduğunu anlatmak
için kullanılır. Fakat kasılmaların eşlik etmediği bir
çok nöbet çeşidi de vardır. Epileptik nöbetlerde bilinç
değişikliği olabilir veya olmayabilir. Yani kişi
sonradan geçirdiği nöbeti hatırlayabilir veya
hatırlamaz.
Genel nüfusun yaklaşık %2-5’inin ömürleri boyunca en az
bir epileptik nöbet geçirdiği bilinmektedir. Ancak 1000
kişiden 4-12’si kronik veya aktif epilepsisi olduğu
ileri sürülür. Nöbetlerin durma şansı epilepsinin erken
evrelerinde daha yüksektir. Tam bir iyileşmeden sonra
tekrarlama riski azdır. Uzun süredir devam eden
epileptik nöbetlerde iyileşme olasılığı daha azdır.
Epilepsinin yarıya yakını ilk 4-5 yaş içinde
başlamaktadır.
Epilepsi nedenlerine gelince üç ana başlıkta incelemek
mümkün;
1- Kalıtımsal etmenler: Kendiliğinden ortaya çıkan
epilepsileri altında genelde kalıtımsal etmenler ortaya
çıkmaktadır. Çocukluk çağında ortaya çıkan epilepsilerde
genetik açıdan kromozonlarda değişiklik olduğu
kanıtlanmıştır. Epileptiklerin ailelerinde epilepsi veya
epileptik nöbet öyküsüne sıkça rastlanır.
2- Beyin patolojileri: Doğum travması, beyin içi kanama,
beynin oksijensiz kalması, beyinin infeksiyonları,
metabolik bozukluklar yeni doğanda epileptik nöbetlere
neden olabilir. Kafa travması, beyin damarları
hastalıkları, beyin içinde oluşan kitleler v.b.
erişkinlerde epileptik nöbetlere neden olabilir.
3- Sistemik patolojik süreçler: Sistemik hastalıklar
metabolik ve toksik etmenler epileptik nöbetlere neden
olabilir, fakat oluşan nöbetler neden olan etmen ortadan
kaldığında kendiliğinden durur. Fakat bu etmenlar
beyinde kalıcı hasara yol açarsa nöbetler temen ortadan
kalkmasına rağmen devam eder. Bazı ilaçlarında duyarlı
kişilerde epileptik nöbetlere yol açtığı bilinmektedir.
Epileptik nöbetler yapılan tetkikler sonucu beynin
kaynaklandığı bölgesi dikkate alınarak parsiyel ve
jeneralize diye ikiye ayrılır. Bazı nöbetler bebeklik
döneminde oluştundan bunlar sınıflandırılamaz.
A-Parsiyel Epileptik Nöbetler:
Basit Parsiyel Nöbetler:
Bu nöbetlerde hasta nöbet geçirirken tek bir bulgusu
vardır vücudun belirli bir bölgesini tutar. Örneğin bir
ayakta yada kolda kasılmalar nitelikli epilepsi türüne
basit parsiyel motor nöbetler denir. Bu türde nöbet
başladığı yerde kalabildiği gibi belirli bir düzene göre
ilerleyerek vücudun yarısını tutabilir. Örneğin elde
başlayan konvülziyonlar sırasıyla ön kola, üst kola,
yüze ve dile, sonrada alt ekstremitelere yayılabilir.
Eğer vücudun diğer yarısına geçerse bilinç bozulabilir.
Nöbet durduktan sonra kasılmaların geliştiği tarafta
kuvvetsizlik olabilir. Bunun dışında basit duyusal
nöbetler gelişebilir bu türde bir ekstremitede,
genellikle elde ve parmaklarda uyuşma-karıncalanma,
yanma ve nadiren ağrı gibi kısa süren belirtiler
oluşabilir. Bu belirtiler lokal olabileceği gibi vücudun
bir yarısını sarabilir. Deri yüzeyinde renk
değişiklikleri (kızarma-solma), sesler duyulması, kan
basıncı değişiklikleri, sadece bilinç bulanıklığının
eşlik ettiği bir çok çeşit parsiyel epileptik nöbetler
oluşabilir.
Kompleks Parsiyel Nöbetler:
yukarıda sözü edilen nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik
ettiğinde kompleks parsiyel nöbetler teriminin
kullanılması önerilir. Duyusal nöbetlerde parsiyel
epileptik nöbetlerden farklı olarak hissedilenler basit
ışık çakması veya şekilsiz bir görüntü yerine hastanın
geçmiş yaşamından bir sahne, görüntüleri, sesleri,
kokuları, lezzetleri, duygularıyla tekrar yaşanır. Fakat
hastalar hissettiklerin şeylerin gerçekle
bağdaşmadığının bilincindedirler.
B-Jeneralize Epileptik Nöbetler:
Jeneralize epileptik nöbetleri birkaç başlık altında
toplamak mümkün. Petit mal dediğimiz ve ani bilinç kaybı
ile birlikte konuşma yürüme, yeme gibi motor
aktivitelerin kesilmesiyle niteli şekli en sık
görülenidir. Nöbet sırasında vücut pozisyonu korunur ve
hasta yere düşmez, gözler bakakalmış gibidir, iletişim
kuramaz ve hasta etrafının farkında değildir. Ani
iletişim bozukluğu, tek bir kasta veya kas grubunda ani,
kısa süreli kasılmalar v.b. şekillerde ortaya çıkabilir.
Hastada bilinç kaybı oluşur.
Epilepsinin acil müdahale gerektiren epileptik
nöbetlerin aralarında normal dönem olmadan, ardarda
birbirlerini izlemesi şeklinde ortaya çıkabilir. Normal
koşullarda epilepsi tanımına uygun olarak, ilk epileptik
nöbeti izleyen bir yıl içinde en az bir nöbet daha
geçiren hastalara antiepileptik tedavi başlanır.
Kullanılacak ilaç nöbet tipine göre seçilir. Tedavide
bazen tek ilaç kullanımı yeterli gelmediğinde çoklu ilaç
kullanımı uygulanabilir. Tedavide ilacın kullanımından
çok bu ilacın kan seviyesi tedavide önemlidir. Bazı
ilaçların yeterli kan seviyesine ulaşması 14-30 gün
alabilir. Tedavide asıl amaç nöbetlerin durdurulmasıdır
ve verilen ilaç tedavisi ile yüksek oranda nöbetler
durdurulmaktadır. Nöbetleri tam olarak durdurulmuş
hastalarda tedaviye aynı ilaç ile ortalama 3-5 yıl devam
edilebilir. Bu nedenle doktor tavsiyesi olmadan
kullanılan ilaç kesilmemelidir. Bu sürenin sonunda ilaç
kesildikten sonra tekrar nöbet geçirme riski %25
kadardır. İlaç kullanmaya başladıktan sonra ilk
haftalarda ilaca bağlı vücutta bazı tepkiler
görülebilir. Tedavinin başlangıcında deri döküntüleri
olabileceği akılda tutulmalıdır. Tedavinin ilk bir ayı
içinde birkaç kez tam kan sayımı ve karaciğer fonksiyon
testlerinin kontrolü için doktora başvurulmalıdır.
Tedavinin en uygun ilaç ile uygun dozda, sürede
yapılması hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Bu
nedenle tedavinin her aşaması uzman hekim tarafından
takip edilmelidir.
Demir Eksikliği Anemisi
--------------------------------------------------------------------------------
Demir eksikliği anemisi nedir, ne sıklıkla görülür?
Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre hemoglobin değerinin
erkeklerde 14gr/dl, hamile olmayan kadırnlarda 12 gr/dl'nin
altına düşmesi, anemi olarak tanımlanır. Demir eksikliği
ve buna bağlı olarak oluşan anemi ise demir eskikliği
anemisi olarak adlandırılır.. Gelişmiş ülkelerde
erkeklerin % 3' ünde, kadınların % 20' sinde,
hamilelerin % 5' inde görülür. Kesin rakam olmamakla
birlikte, ülkemizde bu oranlar çok daha yüksektir.
Hangi Yakınmaların görüldüğü hastalarda demir eksikliği
anemsi düşünülebilir ?
Halsizlik, çabuk yorulma, başağrısı, baş dönmesi,
çarpıntı nefes darlığı huzursuluk anemiya ait genel
bulgulardır. Demir eksikliğine spesifik bulgular ise
tırnaklarda kolay kırılma, uzunlamasına kabarık
çizgiler, düzleşme ve çukurlaşma, dil papillalarında
düzleşme, dilde yanma ağız köşelerinde ülserasyon ve
fissüller, hipofarınks ve bu oluşumuna bağlı yutma
güçlüğü ve gastrik yakınmalardır.
Demir eksikliği anemisi düşünülen hastada ne gibi
tetkikler yapılır?
Hemoglobin, hematoksit, serum Fe, serum Fe bağlama
kapasitesi, ferritin, transferin satürasyonu, MCV
(ortalama eritrosit hacmi), MCH (ortalama eritrosit
hemoglobini), MCHC (ortalama eritrosit Hb
konsantrasyonu) FEP (serbest eritrosit protoporfirini)
düzeyleri ve periferik yayma ile tanıyı koyabiliriz.
Günlük demir gereksinimi ve kaybı ne kadardır?
Günlük demir gereksinimi 1-3 mgr. kadardır. Bunun %
5-10'u duedenum ve proksimal jejenumden emilir. Günlük
kayıp 1 mgr dır, ter, gayta, idrar, dökülen hücreler ile
kaybedilir. Gereksinim bebeklik hamilelik ve emzirmede
artar.
Bebeklik dönemindeki Fe eksikliği anemisinin nedenleri
nelerdir?
Doğumda total vücut demir depolarının yetersiz olması,
düşük doğum ağırlığı, prematürite, ikizlik, umblikal
kordun erken bağlanması, fötomaternal kanama, diğer
nedenlerle kan kaybı, yetersiz anne sütü alma inek
sütüne erken geçiş gibi nedenlerle olur.
Ağızdan demir tedavisinde kullanılan demir formları
nelerdir? Tedaviye ne kadar süre ve doz ile devam
edilmelidir?
En çok kullanılan oral demir, demirsülfattır. Diğerleri
ise demir glukanat ve demir fumorattır. Oral demir
tedavisinde günlük doz 200 mgr elemental demir olacak
şekilde düzenlenmeli ve tedavi anemi düzeldikten sonra
en az 6-8 hafta daha devam etmelidir.
Tedaviye yanıt ne kadar zamanda alınır? Yanıt
alınamaması durumunda hangi nedenler düşünülmelidir?
Tedavinin 4-12. günlerinde retikülosit krizi gözlenir.
3. haftadan sonra Hb yükselmeye başlar, 4-10. haftalarda
normale döner. Tedaviye yanıt alınamaz ise yanlış tanı,
yanlış ilaç kullanımı, emilim bozukluğu, kanama gibi
nedenler düşünülmelidir.
Enjeksiyon şeklinde demir tedavisinde hangi durumlarda
ağızdan alınacak demir ilaçları verilir.
Hasta oral demir preparatlarını tolere edemiyorsa veya
almaktan aciz ise, demir kaybı oral yolla verilenin
üstünde ise gastroentestinal sistemde demir tedavisi ile
bir hastalık varsa, gastroentestinal sistemde demir
absorbsiyonu mümkün değilse parenterat tedavi yeğlenir.
En önemli yan etkisi anaflaksidir. Ayrıca lokal ısı
artışı, kırmızılık, ağrı, myalji lenfadenopati
görülebilir.
Penisilin Hakkında
Penisilin Yaşam Kurtarır
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan :
Prof. Dr. İ. Hamit Hancı Ege Ü. Tıp Fak. Adli Tıp
Anabilim Dalı
Doç. Dr. Ali Kokuludağ Ege Ü. Tıp Fak. İç Hastalıkları
İmmunoloji Anabilim Dalı
Uzm.Dr. İlker Günay
Tıpta, bir ilaçta üç temel özellik aranır:
Etkin olma, kolay bulunabilme ve ucuz olma. Penisilin bu
üç özelliği de tam olarak taşımaktadır.
Bulunduğundan bu yana çok yaygın olarak kullanılmış ve
milyonlarca yaşam kurtarmıştır.
Penisilinin en etkin olduğu bakteri grubu
streptokoklardır. Bu bakteriler, yarım yüzyıldan fazla
bir süredir kullanılmakta olan penisiline karşı hemen
hiç direnç geliştirememişlerdir.
En yeni ve güçlü antibiyotiklere bile kısa sürede direnç
gelişirken, bu durum önemli bir özelliktir.
Streptokok grubu bakterilerin yol açtığı hastalıklarda,
özellikle pnömoni, menenjit ve tonsillit gibi önemli
hastalıklarda ilk seçilmesi gereken antibiyotik
penisilin olmalıdır.
Eklem romatizması, romatizmal kalp hastalıkları ve
nefrit türü böbrek hastalıklarına yol açabilen
streptokok türü bakterilere penisilin kadar etkili başka
bir antibiyotik henüz bulunamamıştır.
Penisilin, çok önemli bir ilaç olmakla birlikte, her
ilaçta olduğu gibi bazı istenmeyen etkilere de yol
açabilir.
Bunlardan en korkulanı penisilin alerjisidir. İlaç
alerjisi her türlü ilaç ve her türlü dozda gelişebilir.
Bu yan etki yalnızca penisiline yüklenemez.
İlaç alerjisi, her türlü ilaçla, hatta ağrı kesiciler ve
vitaminlerle bile gelişebilmektedir. Bu sorunun
çözümünde önemli bir uygulama, alerji testleridir. Ancak
bu testler her zaman doğru sonuç vermediği gibi, hastayı
yanlış olarak alerjik diye damgalamak ya da test
sırasında alerjik reaksiyon gelişmesi gibi istenmeyen
sonuçlar da olabilir. Bu yüzden penisiline karşı alerji
olup olmadığını ortaya koymak için yapılan deri testleri
çok anlamlı değildir.
Penisilin veya herhangi bir enjeksiyon sonrası alerjik
reaksiyon gelişebileceği hatırda tutularak, alerjik
reaksiyon çıktığıda olaya müdehale edilebilecek bir
ortamda enjeksiyonu yaptırmak gerekmektedir. Müdahale
yapılabilecek ortamlar sağlık kurumlarıdır. Sağlık
ocakları yada birinci basamak sağlık hizmeti veren
kurumlarda da (hastaneler dışında) bu tür acil
müdehaleler yapılabilmektedir.
Hazırlıksız yakalanmak, yalnızca penisilin alerjisi için
değil, her türlü acil olay için tatsız bir durumdur.
|
|