Karaciğer Kanseri Tedavisinde Termoterapi
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Prof. Dr. Rıfat Yalın
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AB Bşk.
Primer karaciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen
tümörlerden biridir. Değişik tipleri arasında, karaciğer
hücrelerinden (hepotositler) gelişen ve "hepatocellüler
carcinoma-HCC" veya "hepatoma" adı verilen kanser, %
80'ini oluşturur. ABD'de az görülmesine karşılık Asya ve
Afrika'da çok sık görülür. Oluşumunda siroz (alkol),
Hepatit B_ve C enfeksiyonları önemli rol oynar. Herhangi
bir nedenle siroz gelişmiş olan hastaların yıllık HCC
gelişme riski % 3-5'dir. Ayrıca küflenmiş gıdalarda
(özellikle baklagiller) bulunan Aflotoksin de hastalığın
ortaya çıkmasında önemli bir nedendir.
Tanı konması genellikle güçtür. Karın sağ üst kısmında
ağrı, bitkinlik hissi ve kilo kaybı en sık görülen
klinik belirtilerdir. 1/3'ünde sarılık görülür.
Karaciğer sirozuna bağlı, karında sıvı toplanması, dalak
büyümesi ve sindirim sisteminden kanamalar olabilir.
Karaciğerin Ultrasonografik, Bilgisayarlı tomografi (BT)
veya MR incelemeleri ile tanı konulma olasılığı
yüksektir. Özellikle portal veya anjiyografik BT ile
yapılan incelemeler çok daha yararlı sonuçlar verir.
Karaciğer biyopsisi ve % 70 hastada yükselmiş bulunan
"alfa-fetoprotein-AFP" tanıyı kesinleştirir. AFP tanı
için spesifik olmamakla beraber, kronik karaciğerer
hastalığı olanlarda bu testin giderek artması HCC' yi
akla getirmelidir.
Tedavi seçenekleri
Başlıca tedavi seçeneklerini aşağıdaki gibi
sıralayabiliriz:
1. Cerrahi rezeksiyon (lobektomi, sağ veya sol
hepatektomi. vb.)
2. Karaciğer nakli (kadavradan veya canlı vericiden )
3. Alkol enjeksiyonu (%95 etanol)
4. Cryotherapi (dondurma),
5. Devaskülarizasyon (Tümörün kanlanmasını ortadan
kaldırmak),
6. Kemo-embolizasyon (Onkolojik ilaçlar, tümörü besleyen
damarın tıkanması)
7. Kemoterapi (onkolojik ilaçlar)
8. Termoterapi (Radiofrequency ablation-RFA)
Bu yöntemler içinde, lezyonun cerrahi olarak
çıkartılması tedavi edici tek ve en önemli yöntemdir.
Seçilmiş hasta gruplarında, cerrahi olarak lezyonun
karaciğerin. bir kısmı veya yarısıyla (sağ veya sol)
birlikte çıkartılmasıyla uzun süreli bir yaşam
sağlanabilmektedir. Ne yazık ki hepatomaların ancak %
25-30'u cerrahi tedavi için uygundur. Pek çok karaciğer
kanseri (çapının büyük olması, önemli damarları tutması,
karaciğer dışında yayılım göstermesi, karaciğer içinde
çok sayıda olması veya birlikte bulunan sirozun ileri
evrelerde olması gibi) tanı konulduğu zaman cerrahi
tedavi şansını kaybetmiş durumdadır.
Yeni gelişmeler
Son yıllarda karaciğer cerrahisinde çok hızlı ve önemli
gelişmeler kaydedildi. Sirozu bulunmayan hastalarda
karaciğer rezeksiyonundan ölüm oranı % 5'in altına indi.
Karaciğer cerrahisiyle uğraşan merkezlerde bu oran % 1
ise de, sirozlu hastalarda karaciğer rezeksiyonu sonrası
ölüm oranı % 10-20'dir. 5-yıllık yaşam süresi % 30-60,
S-yılda hastalığın nüks oranı % 80 'dir. Özellikle 5
cm.den küçük, erken evre siroz olanlardaki hepatomalarda
cerrahi rezeksiyon en uygun seçimdir.
Eğer HCC sayı ve kitlesel hacim olarak cerrahi
rezeksiyonla çıkartılamıyorsa, sirotik karaciğer rezervi
yeterli değil ve gösterilemeyen küçük HCC odaklarının da
ortadan kaldırılması isteniyorsa 'karaciğer nakli" uygun
bir seçenektir. Özellikle 3 cm. den büyük, 3'den çok
sayıda ve parankim içine yerleşmiş hepatomalarda
karaciğer nakli düşünülmelidir.
Paul Brousse Hastanesi Karaciğer Cerrahi Merkezinden
(Fransa) R. Adam i ve arkadaşlarının bu temel ilkeler
içinde uyguladıkları karaciğer nakillerinin sonuçları
oldukça başarılıdır. Siroz zemininde gelişen bir HCC'de
karaciğer naklinden sonra 5-yıllık yaşam süresi % 20-30,
cerrahi ölüm oranı %l0-20 ve hastalığın yayılım
olasılığı %30-40'dır.
Cerrahi olarak tümörün çıkartılması ve karaciğer nakli
ancak bir kısım hastada uygulanabilir. Özellikle tümörün
büyük ve karaciğer dışına yayıldığı durumlarda, hastanın
yaşam süresini uzatabilmek amacıyla diğer seçenekleri
göz önüne tutmak gerekir. Bu amaçla belirli dönemlerde
ortaya atılan seçenekler, bir süre kendinden çok söz
ettirip, zamanla değerini kaybetti veya azaldı.
Karaciğerdeki tümöral kitlenin içine, ultrasonografi
eşliğinde alkol enjeksiyonu (% 95 etanol), hastaların %
75'inde tam, % 20'sinde kısmi nekroz yapmakta ve
hastanın yaşam süresini uzatmaktadır. Bu konu üzerinde
daha önceki yıllarda geniş olarak durmuştuk. Karaciğer
dokusunun arteryel ve portal venöz sistemden
kanlanmasına karılık, HCC'nin doğrudan hepatik arterden
kanlanması özelliği, tanı için radyolojik incelemelerde
olduğu kadar, tedavi amacıylada kullanılır. Tümörü
besleyen ana damarın içine kemoterapi ajanları
verilebilir, lpyodol, Gelfoam gibi maddelerle damar
kanarak lezyonda nekroz olması sağlanabilir.
Sistemik etkili kemoterapötik ajanlar HCC tedavisinde
çok yönlü olarak denenli, fakat belirgin bir yararlı
etki sağlanamadı. Buna rağmen bazı karaciğer kanseri
araştırma merkezleri, hasta onayını alarak yeni bazı
ilaç türlerini deniyor.
"Cryosurgery" (dondurma) yöntemi, çelik bir çubuğun
tümör içine sokulup sıvı nitrojen verilerek -190
derecede tümörün, çevresindeki bir kısım karaciğer
dokusu ile birlikte dondurulmasıdır.
Yeni bir yöntem: Termoterapi
Radiofrequency Ablation.,RFA diye isimlendirilen bu
yöntem, tümörün içine (yerleştirilen, şemsiye şeklinde
açılabilir özel bir çubukla (prob) tümöre yüksek
frekanslı, değişken elektrik akımı vermektir. Bu ısı ile
tümör 100 derecenin üstünde ısıtılıp, kanser hücreleri
öldürülmektedir.
İlk kez 1996 yılında Rossi ve arkadaşlarının (3)
kullandıkları yöntem, son 4-5 yıl içinde giderek
yaygınlaştı ve bu alanda önemli bir tedavi seçeneği
durumuna geldi. Bu yöntem, doğrudan ciltten (petkütan),
laparoskopik ve açık cerrahi şeklinde yapılabiliyor.
Toplanmış 10 ayrı çalışmada termoterapiye bağlı ölüm
oranı hiç görülmedi. Komplikasyon oranı % 0-17 arasında
değişiyor. Bazen kanama, ateş, agrı, apse gelişmesi gibi
sorunlar yaratıyor.
RFA uygulaması için hastanın ileri evre siroz olmaması,
tümör sayısının beşten fazla, çaplarının 5-6 cm. den
büyük ve kanama bozukluğunun bulunmaması gerekir.
Rossi ve Arkadaşları 1 yıllık %94, 3-yıllık % 68
oranında sağ kalım bildiriyor. Hastaların % 95-100'ünde
lezyonda tam nekroz sağlanabiliyor. Bowles ve
arkadaşları da 99 RFA girişiminde 328 tümöre yöntemi
uyguladı. Sadece bir hasta öldü (% 1), yedi büyük ve 10
küçük komplikasyon açığa çıktı. 15 aylık izleme sonunda
sadece 30 tümörde (% 9) nüks oldu. Alınan sonuçların
alkol enjeksiyonundan daha başarılı olduğu, tümörün
lokal kontrolün sağlanmasında, etkili ve güvenli,
tekrarlanabilir bir yöntem olduğu savunulmaktadır.
Başarı oran 3 cm. den küçük tümörlerde daha yüksek
olurken, 5 cm. den büyük olanlarda başarı oranı
düşmektedir.
Ülkemizde birkaç hastanede kullanılmaya başlayan bu
yöntem, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde
Radyoloji-Genel Cerrahi bölümleri tarafından birlikte
uygulanmaya başlandı Yakın zamanlarda yayınlanan
araştırma sonuçları da RFA'nın iyi bir lokal kontrol
sağladığı ve sonuçlarının cerrahi ile
kıyaslanabileceğini ileri sürmektedir .
Sonuç olarak; karaciğer kanserinin (HCC) tek etkin
tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak cerrahinin
uygulanabileceği hasta sayısı fazla değildir. Cerrahi
rezeksiyon ve karaciğer nakli olanağı bulunamayan
hastalarda yaşam süresini uzatacak değişik yöntemler
ortaya atılmaktadır. Son yıllarda hızla yayılan RFA (termo-terapi)
alınan ilk sonuçlarıyla ümit vermektedir.
Kan Kanserleri (Lösemiler)
--------------------------------------------------------------------------------
TAM OLARAK BİLİNMEYEN BİR NEDENLE AKYUVARLARIN ANİ VE
DENETLENEMEZ BİÇİMDE ÜREMESİYLE ORTAYA ÇIKAN BİR GRUP
HASTALIK GENEL OLARAK KAN KANSERİ (LÖSEMİ) OLARAK
ADLANDIRILIR.
Lösemi terimi beyaz kan, yani akyuvarlar açısından
zengin kan anlamına gelir. Kanda akyuvar sayısının
artmasıyla seyreden lösemiler, kan kanserlerinin
yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde
kan dolaşımında olgunlaşmamış ve tipik olmayan
akyuvarların sayıca çok ya da az olmasına göre “lösemik
kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri” ayırımı
yapılmaktadır.
Kan kanserleri çeşitli akyuvar hücrelerinin üretildiği
dokuları etkileyen bir tümör hastalığıdır. Dolaşımdaki
kanı etkilediği gibi, sonuçları çevre kanında belirgin
biçimde görülmeyebilir. Hastalıktan etkilenen hücreler (granülositler,
lenfositler, retikülohistiyositler ve plazma hücreleri)
denetimden çıkarak bağımsız hareket etmeye başlar ve kan
hücrelerinin üretildiği organlara, ayrıca başka organ ve
dokulara yerleşip yapısal yıkıma neden olurlar.
NEDENLERİ
Bütün tümörler gibi kan kanserlerinin de nedenleri
açıklığa kavuşmamıştır. Ama araştırmalar, kan kanserine
neden olan ya da hazırlayan etkenler hakkında önemli
veriler sağlamıştır. Bunlara “lökomojen faktörler”, yani
kan kanserini hazırlayıcı etkenler adı verilir. Bazı
etkenlerin (örneğin iyonlaştırıcı ışının [radyasyon])
hastalığa neden olduğu kesinlikle bilinmekle birlikte,
bazıları henüz kanıtlanmamıştır.
- IRK, YAŞ VE CİNSİYETE BAĞLI ETKENLER
Yirmi dört ülkede yapılan bir araştırmaya göre kan
kanserinden ölüm oranı 100.000 de 6 dır. Ama hastalığın
görülme sıklığı toplumlara göre değişir; beyazlarda,
Afrika ve Uzakdoğu kökenlilere göre iki kat daha sık
rastlanır. Kronik lenfositer lösemi Japonlar’da ve
Çinlilerde hiç görülmezken, Yahudiler’de son derece
yaygındır. Bunun nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte
ırk, kalıtım ve çevre etkenlerininrolü tartışılmaktadır.
Hastalığın görülme sıklığı ile yaş arasındaki bağıntı
çok değişkendir; Yaşamın ilk on yılında artan görülme
sıklığı, 3-5 yaşlarında en yüksek orandadır. Hastalık 50
yaş sonrası yeniden sıklaşır ve 70-75 yaşlarında sıklığı
ikinci kez doruğa ulaşır.
Yaş ile hastalığın değişik tipleri arasında da bir
bağıntı vardır. Çocuklarda akkut lenfositer lösemiye sık
rastlanırken, akut miyeloit tip ender görülür. Çocukluk
döneminde hastalığın kronik biçimleri hemen hemen hiç
görülmez. Orta yaşlarda akut ve kronik tipler yaklaşık
olarak eşit orandadır, yaşlılarda ise kronik lenfositer
lösemi ve akut miyeloit lösemi oranı belirgin biçimde
artar. Ama bütün lösemi türleri içinde, kötü gidişli
akut tipler, ötekilerden daha sık görülmektedir.
Ayrıca hastalık, kadınlara göre erkeklerde daha
yaygındır.
Kan kanserinde kalıtsal etkenlerin önemi konusunda
tartışmalı görüşler vardır.
- İYONLAŞTIRICI IŞINIM
İyonlaştırıcı ışınımın hazırlayıcı etkisi, insan ve
hayvanlar üzerinde deneylerle kanıtlanmıştır. İnsanlarda
ışınıma bağlı olarak gelişen kan kanseri olguları uzun
süreden beri bilinir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan
atom bombalarından sonra sağ kalan insanlar üzerinde
yapılan araştırmalarda, ışınımın kan kanseri sıklığını
önemli ölçüde artırdığı, ayrıca ışınım miktarı ile kan
kanseri arasında doğru orantılı bir ilişki olduğu açıkça
kanıtlanmıştır. Kan kanserinin radyoloji uzmanı
hekimlerde başka insanlara oranladaha sık görüldüğü de
bilinen bir gerçektir.
- KAN KANSERİNİ HAZIRLAYAN BAŞKA DIŞ ETKENLER
Uzun süre benzol etkisinde çalışan kişilerdeki akut
miyeloit lösemi sıklığı, benzolün hastalık nedeni olduğu
yolunda en küçük bir kuşku bırakmamaktadır. Başka
maddelerle ilaçların böyle bir rol oynayıp oynamadığı
konusunda ise kesin bir bilgi yoktur.
Akut ve kronik olmak üzere iki tip kan kanseri vardır.
Bu biçimlerde etkilenen hücrenin tipine göre miyeloit ve
lenfositer olarak kendi içinde ikiye ayrılır. Hücre
tipine göre yapılan bu sınıflandırmada, özellikle
hastalığın akut biçimlerinde daha ender olarak öteki
hücre tipleri de etkilenebilir. Böylece akut eozinofiler
kan kanseri, bazofiler kan kanseri ve kloroma tabloları
ortaya çıkar. Burada akut ve kronik terimlerinin
hastalığın klinik tablosu ile değil, kan özellikleri ile
ilgili olduğunu vurgulamak gerekir.
AKUT KAN KANSERLERİ
Akut kan kanserlerinde başlangıç belirtileri çok çeşitli
olduğundan, hastalık tablosunu tanımlamak oldukça
güçtür. Yine de hastalığın bulgu ve belirtilerinin çoğu,
kandaki değişikliklerden ve akut kan kanserinin yayılıcı
özelliğinden kaynaklanır.
Olguların yarısından çoğunda ilk belirti kanama
eğilimindeki artıştır. Sık görülem ilk belirtiler
arasında deri ve mukozalardaki purpuralar (morumsu
kırmızı küçük kanama odakları) ile dişeti ve burun
kanamaları sayılabilir. Kanama herhangi bir organda da
görülebilir. Örneğin gözün ağ tabakası, dişler, beyin,
beyin-omurilik zarı (meninks), böbrek ve idrar kesesi,
sindirim organları ve akciğer zarında da kanamalara
rastlanabilir.
Ağır bir seyir izleyen ateş, başlangıçta olguların üçte
birinde görülürken, akut kan kanserlerinde her olguda
gözlenir.
Tipik bir belirti de ağız ve yutakta kanamalı ve doku
ölümüne bağlı (nekrotik) değişimlerdir. Dil ve dudaklar
kuruyup çatlar; dişetlerinde şişme, kanama ve yer yer
doku ölümü (nekroz) görülür, iç yanak mukozası ve
damakta topluiğne başı büyüklüğünde kanama odakları ile
içi kan dolu keseciklere rastlanır, büyüyen bademcikler
kanamalı, morumsu, gri beyaz bir zarla kaplıdır.
Hastalığın ileri evrelerinde her olguda görülen
kansızlık, başlangıçta belli olmayabilir, ama ilerleyici
niteliği ile zamanla halsizlik, baş dönmesi, kalp
atışlarında hızlanma ve yorgunlukla gelen nefes darlığı
yaratır.
Hastalığın başlangıcında ya da daha çok gidişi sırasında
kanserli hücreler tüm dokulara yayılarak değişik
ölçülerde yıkıma yol açabilirler. En çok şu sonuçlar
görülür: Özellikle çocuklarda yer yer östeoliz (bölgesel
kemik erimesi), osteoporoz (kemik dokusunun yoğunluğunun
azalması) ya da iskelet sisteminde periost (kemik dış
zarı) tepkimesi, etkilenen bölgeye göre değişik yerel
felçlerle ortaya çıkan sinir sistemi belirtileri, akut
ya da daha çok belirtisiz başlayan beyin-omurilik zarı
tahrişine bağlı lösemi menenjiti. Akut kan kanserinin
klinik belirtileri arasında son olarak dalak, lenf
düğümü ve karaciğer büyümesi dikkati çeker. Dalak
büyümesi genellikle ön planda değildir. Hatta olguların
%40 ında hiç görülmez. Aynı biçimde karaciğer büyümesi
de belirgin değildir ve olguların önemli bir bölümünde
görülmeyebilir. Öte yandan lenf düğümü büyümesi çocukluk
çağı akut lenfositer lösemilerinde baş, boyun yanları ve
göğüs bölgelerinde çok yaygındır.
Bunlardan da anlaşılacağı gibi akut kan kanserlerinin
çok çeşitli klinik belirtileri vardır. Bu belirtilerin
en azından hastalığın başlangıcında tek tek ya da
birkaçının bir arada görülebileceği dikkate alınırsa,
akut kan kanserinin kolayca başka hastalıklarla
(enfeksiyon, romatizma hastalıkları vs.)
karıştırılabileceği ve yanlış tanı koyma olasılığının
yüksek olduğu anlaşılır. Akut kan kanserleri çok hafif
ve değişken belirtilerle ortaya çıksa da, kan tahlili
yapılmasını gerektiren bir ya da daha çok belirti
mutlaka bulunur. Böylece tanıya yaklaşılır ya da en
azından kan kanseri kuşkusu sağlam bir temel üzerine
oturtulur.
İNCELEMELER
KAN VE KEMİK İLİĞİ İNCELEMESİ
Kan kanseri tanısı ve hücre tipini belirlemek açısından
kaçınılmaz olarak en önemli inceleme kan ve kemik iliği
incelemesidir. Günümüzde kan kanseri sınıflandırmasında
çevre kanın incelenmesi yeterli görülmemektedir. Çevre
kanı normale yakın olabilir ya da belirsiz değişiklikler
gösterebilir. O yüzden kemik iliği ve lenf düğümü
incelemeleri de gerektirebilir. Böylece kan kanserinin
hücre tipi ve hücrelerin olgunluk dereceleri
belirlenebilir.
Hücre biçimine göre çeşitli akut kan kanseri tipleri
ayırt edilebilir. Bu sınıflandırma klinik açıdan
olanaksız görünürse de, çeşitli tiplerin hücre biçimine
göre aynı tedaviye farklı yanıtlar vermesiyle
doğrulanmaktadır.
Akut kan kanserlerinde en önemli bulgu kan ve kemik
iliğindeki olağandışı hücrelerdir. Buna karşın
akyuvarlar ya da kemik iliği hücrelerinde her zaman
sayısal değişiklik görülmeyebilir.
Kanserli hücrelerde çoğunlukla auer cisimcikleri denen
oluşumlar bulunur. Bu cisimciklerin görülmesi akut kan
kanseri tanısını kesinleştirdiği gibi, kanserin miyeloit
tipte olduğunu da belirtir.
GİDİŞİ
Kan kanserlerinde hastalığın gidişi ve sonlanması akut
ve kronik biçimleri ile miyeloit ve lenfositer tipler
arasında büyük değişiklik gösterir. Ama kan bulguları
hastanın yaşı, hastalığın evresi ve uygulanan tedavigibi
çeşitli etkenlere göre, aynı hücre tipindeki kan
kanserlerinde de gidiş ve buna bağlı olarak sonlanma
çeşitlilik gösterebilir. Kana ilişkin ve kan dışı
etkenlerin iyi bilinmesinin yanında dikkatli bir
değerlendirme, oldukça sık yapılan iki hatayı
önleyebilir.
Bunlardan ilki ve belki da en sık görüleni hastalığın
kan kanseri olması nedeni ile daha başından sonucun kötü
olacağını kabul etmek, ikincisi ise tam tersine hiçbir
iyileşme şansı bulunmayan olgularda aşırı beklentilerle
hastaları ileri uzmanlık merkezlerinde uzun ve bıktırıcı
araştırmalarla oyalamaktır. Ağır gidişli ve kötü
sonlanan akut kan kanserlerinde, hastalığın gelişiminin
önceden belirlenmesine ve gerçekçi bir değerlendirmeye
yardımcı olacak bazı temel verileri incelemek gerekir.
Herşeyden önce akut lenfositer lösemi ve akut miyeloit
lösemi arasında hastalığın gidişi açısından temelde
büyük bir fark olduğu bilinmelidir. Akut lenfositer
lösemilerde tam iyileşme yüzdesi, miyeloit lösemilere
göre belirgin ölçüde yüksektir. Aynı biçimde iyileşme
dönemi ve beklenen yaşam süresi de akut lenfositer
lösemilerde daha uzundur.
Özellikle çocuklardaki ALL de ilaç tedavisi neredeyse
%100 tam iyileşme sağlamaktadır. Geniş çaplı bir
araştırmada tanıdan 5 yıl sonra bile yaşayan hastalar
bildirilmiştir. Bunların % 60 ında hiçbir hastalık
belirtisi görülmemiştir.
TEDAVİ
Duyarlı ve güç bir konu olan kan kanseri tedavisi,
kullanıma sunulan ilaçların çoğalması ve uygulama
alanındaki çeşitlilik nedeni ile daha da
karmaşıklaşmıştır. Ama kronik biçimler dışında kaderci
bir tutumla hastalığın kabullenildiği geçmiş dönemlere
göre durum çok farklıdır. Hastalığın ilerleyişi uzun
süre denetim altında tutulabilmekte ve büyük bir oranda
kesin olarak yenilebilmektedir.
- FİZİKSEL TEDAVİ
1903 den beri uygulanan ve uzun süre tek tedavi yöntemi
olan iyonlaştırıcı ışınım değişik biçimleri ile kan
kanseri tedavisindeki en önemli fiziksel yöntemdir.
- İLAÇ TEDAVİSİ (KEMOTERAPİ)
İlaç tedavisi günümüzde kan kanseri tedavilerinin
temelini oluşturur. Değişik biçimlerde etki gösteren bir
çok ilaç birlikte kullanılmaktadır. Birden çok ilacın
birarada kullanılması ile daha çok sayıda kanserli
hücreyi yok etme eğilimi, günümüzde en yaygın tedavi
anlayışıdır.
- HORMON TEDAVİSİ
Kortikosteroid grubu ilaçların kan kanseri tedavisinde
önemli bir yeri vardır. Hormon kökenli bu ilaçların
olumlu etkileri iki biçimde görülür. Kan kanseri
hücrelerine özel biçimde etki ederek kan yapımını
uyarıcı, kılcal damarlar düzeyinde de kanamayı ve
zehirlenmeyi önleyici etki gösterirler.
KRONİK KAN KANSERLERİ
Değişik hücre tipli akut kan kanserlerinin tersine
kronik kan kanserinde lenfositer ve miyeloid biçimler
çok değişik klinik belirtilere yol açar. Miyeloid
biçimde aşırı dalak büyümesi belirgindir. Lenfositer
biçimde ise bütün vücuttaki derin ve yüzeysel lenf
düğümlerinde aynı anda belirgin bir şişme gözlenir.
KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ (KML)
Kronik miyeloid lösemi bir erişkin hastalığıdır en çok
30-60 yaş arasında görülür. 25 yaş altında çok enderdir
ve çocuklarda kesinlikle ayrıksı bir durumdur. Ayrıca
kadınlarda erkeklerden daha sık rastlanan tek kan
kanseri biçimidir.
Bütün kan kanserleri arasında en belirtisiz başlayan
türdür. Sıradan kan tahlili ya da chek-up sırasında
rastlantıyla saptanan olgularda hastalığın klinik
belirtilerinin, kan tablosu değişikliklerinden 2-3 yıl
sonra ortaya çıktığı belirlenmiştir.
Hastalığın en temel bulgusu belirgin ve kimi zaman aşırı
boyutlara ulaşabilen dalak büyümesidir. Dalak büyümesi
görülmeyen olgularda KML tanısı çok kuşkuludur.
En erken ve sık ortaya çıkan belirtiler, karın ve
sindirim sistemiyle ilgili olarak dalak büyümesinin yol
açtığı yakınmalardır. (sindirim güçlüğü, karında
gerginlik ve dolgunluk duygusu, kimi zaman karnın sol
yanında ağırlık duygusu ve ağrı). Sistemik (genel) ya da
karın ve sindirim sistemine ilişkin belirtiler daha geç
ortaya çıkar. Bunlarla birlikte görülen öteki belirtiler
kansızlıktan kaynaklanan yakınmalar (halsizlik,
çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi vb). Ya da
metabolizmanın hızlanmasına bağlı bulgulardır. (Örneğin
kilo yitimiyle birlikte genel durumun bozulması). KML de
kanda üre artışı da sık görülür. Bunun sonucunda
böbreklerde oluşan ürik asit taşları, ağrı nöbetlerine
yol açar.
Kan tablosu
KML de kan ve kemik iliğindeki en belirgin özellik genel
dolaşımda granülosit dizisinden olgunlaşmamış hücrelerin
görülmesidir. Bu hücrelerde belirgin biçimde
olağandışılık bulunur. Kemik iliğinde ise ilik hücreleri
belirgin ölçüde artmıştır. Akyuvar sayısında da önemli
bir artış vardır. Ama bu çeşitli olgularda hatta aynı
olguda büyük farklılık (15.000-500.000 mm3 arasında)
gösterir. Akyuvar sayısının normal ya da normalin
altında olmasıoldukça enderdir; akyuvar sayısındaki
artış hastalığın neredeyse değişmez bir bulgusudur.
Sayıları mutlak olarak artan akyuvarlar, miyelosit ve
metamiyelositlerin çoğunlukta olduğu nötrofil
granüloblastlar ve granülositlerden oluşur. KML de
görülen bu akyuvarlar normal biçimlerini bir ölçüde
yitirmiş, anormal yapıda hücrelerdir. Kemik iliğinde
biçimsel anormallik gösteren granüloblastlar arasında
genellikle miyelositler ağırlıktadır. Ama genel dolaşım
kanın olduğu gibi kemik iliğinde de bu hücrelerin bütün
oluşum evrelerinin görülmesi nedeni ile, akut kan
kanserlerinin önemli bir özelliği olan “lösemihiatusu”na
rastlanmaz. Granüloblast artışı bütün hastalık dönemi
boyunca değişmeyen bir bulgudur. Öte yandan hastalığın
başlangıcına ait tipik bir bulgu olan megakaryosit
artışı, hastalık boyunca azalma göstererek ileri
evrelerde normalin altına iner. Eritroblast serisindeki
bozukluk ise hastalığın başlangıcında görülmeyip, ileri
evrelerde ciddi boyutlara varır.
Kemik iliğindeki bu değişikliklerle birlikte dolaşım
kanında da trombosit sayısında giderek azalma ve ağır
kansızlık gelişir.
Hastalık tedavi edilmediğinde kronik bir gidiş gösterir:
Tüm gelişim evrelerinde akyuvar sayısında artış ile
ortaya çıkan alevlenme dönemlerini, kendiliğinden
iyileşme dönemleri izler. Ortalama yaşam süresi üç
yıldır. Ama %25 oranında 5-10 yıl yaşayan olgular da
bildirilmiştir. Dalakta ilerleyici bir büyüme vardır.
Kansızlık giderek ağırlaşı ve genel durum zafiyete
varacak ölçüde bozulur. İleri aşamalarda kanama ve
enfeksiyonlar da gelişebilir.
Olguların çoğunda son evrede “akut blastik kriz” adı
verilen tablo gelişir. Çoğunlukla ani biçimde, bazen de
yavaş yavaş ortaya çıkan ve önlenemeyen bu durum, akut
kan kanserlerinin klinik ve kan belirtilerini andırır.
Günümüzde tedavi yöntemleri ile hastaların çoğunda
normal yaşam koşulları, çalışma etkinliği ve klinik kan
tablosunda iyileşme sağlanabilmektedir.
Akut kan kanserlerinde olduğu gibi KML de de gidişin
önceden kestirilebilmesi için bazı özelliklerin
bilinmesi gerekir. Tanı aşamasında alyuvar sayısında
normal ya da en azından 3.000.000 mm3 ten yüksek,
trombosit sayısı normal ve akyuvar sayısı belirgin
ölçüde artmış (50.000/mm3’ten yüksek) hastalar
genellikle daha uzun yaşar. Buna karşın kansızlığın
hızlı gelişmesi, olgunlaşmamış hücre ve bazofil
sayısının artması, dalak büyümesinin giderek ilerlemesi,
lenf düğülerinin büyüyüp yüzeysel lenf bezlerinin
şişmesi, ışın ve ilaç tedavisine direnç gelişmesi, kötü
gidişe işaret eden bulgulardır.
KML tedavisi dalağın ışınlanması ve/ya da ilaç
tedavisinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve daha
ekonomik olması nedeni ile ilaç tedavisi günümüzde daha
yaygındır. Kan kanserinin yarattığı sorunlardan biri de
masrafların yüksekliğidir.
KRONİK LENFOSİTER LÖSEMİ (KLL)
Kronik lenfositer lösemi, öteki bütün kan kanseri
tiplerinden çok farklı klinik belirtiler gösterir.
Hastalık çok yavaş gidişlidir ve uzun süre hiçbir
belirtisi görülmez. Hastalar genellikle başka nedenlerle
yitirilir. Bu hastalığı öteki kan kanserlerinden ayıran
özellik, kanserli lenfositlerin normal lenfositlerden
ayırt edilememesidir. Görülme sıklığı yaşla birlikte
artan KLL çocuklarda hiç görülmez ya da ayrıksı bir
durumdur. 40 yaşın altında ise çok enderdir.
Klinik tablo
KLL nin başlıca klinik belirtileri, lenf düğümlerinde
büyüme, dalak büyümesi, genel durumun ve kan tablosunun
giderek bozulması ve enfeksiyon biçiminde
komplikasyonlardır.
Derin ve/ya da yüzeysel lenf düğümleri genellikle iki
yanlı olarak ve bir mandalinanın boyutunu aşmayacak
ölçüde büyümüştür; hararetli ve ağrısızdır. Fistülleşme
göstermez. Dalak büyümesi KML deki kadar belirgin olmasa
da hemen hemen her zaman görülür.
Uzun süre iyi olan kan tablosu, hastalığın ileri
evrelerinde giderek bozulur. Kanda antikor ve
nötrofillerin azalması sonucunda özellikle solunum ve
idrar yolları enfeksiyonları gelişir. Sık gelişen bu
komplikasyonlar, hastaların ölümüne yol açan başlıca
nedenlerdendir
Kan tablosu
KLL de kan ve kemik iliğinin başlıca özellikleri, kanda
lenfosit ağırlıklı bir akyuvar artışı ve kemik iliğinde
az çok belirgin lenfositler artışıdır.
Genellikle 100.000/mm3 i aşmayan bir akyuvar artışı ön
plandadır. Ama akyuvar sayısının normal ya da normalin
altında olduğu olgular da bilinmektedir.
Yine de lenfosit sayısının artarak dolaşımdaki
akyuvarların %90-99 unu oluşturması tipik bir bulgudur.
Bu duruma akyuvar sayısı normal ve sağlıklı görünen
kişilerde rastlanması son derece anlamlıdır.
Lenfositlerin büyük çoğunluğu olgunlaşmamıştır ve biçim
bakımından normal lenfositlerden çok farklı değillerdir.
KLL de lenfositler görünüşte normal biçimde olmalarına
karşın, işlevsel açıdan normal lenfositlerden farklıdır.
Kemik iliğinde lenfosit egemenliği belirgin denebilecek
ölçüdedir. Hastalık ilerledikçe lenfositler giderek
çoğalır ve normal kemik iliği dokusuna tümüyle
yerleşerek buradaki sağlam dokunun azalmasına neden
olur. Bununla birlikte kansızlık ile genel dolaşımda
granülosit ve trombosit azalması görülür.
Alevlenme ve gerileme dönemleri ile kronik bir gidiş
gösteren KLL, olguların çoğunda çok yavaş ilerler.
Hastalığın tanı öncesinde bazen hiç belirti vermeden
uzun zaman varlığını sürdürmesi ve 10-20 ya da 25 yıl
yaşayan hastalar bilinmesi, KLL nin sanıldığından daha
yavaş geliştiğini düşündürmektedir. Yine de hastalığın
çok değişik bir gidiş gösterdiği unutulmamalıdır. Sık
rastlanan ve orta şiddette seyreden hastalık biçiminin
yanı sıra iyi ve kötü huylu KLL de bilinmektedir.
Genellikle ileri yaşlarda rastlanan iyi huylu KLL,
yıllarca belirtisiz seyredebilir; lenf düğümünde hafif
büyüme, her zaman gözlenmeyen dalak büyümesi, genel
durumun iyiliği ve lenfosit egemenliğinde akyuvar artışı
dışında normal görünen kan tablosu, hastalığın iyi huylu
biçimine özgü bulgulardır. Kötü huylu biçimlerde ise
dalak ve lenf düğümlerinde hızlı büyüme, ilk evreden
başlayarak yüksek ateş, genel durumda hızlı bir bozulma,
erken dönemde kansızlık ve trombosit sayısında azalma
görülür. Ama bu hızlı gelişim kötü huylu hastalığın
kendisinden çok, hastalığa geç tanı konmuş olması ile de
açıklanabilir
KLL tedavisi de dalağa ışınım verme ve ilaç tedavisinden
oluşur. Ayakta uygulanabilen ilaç tedavisine günümüzde
daha çok başvurulmaktadır.
Kanser Ağrısı: Tanımı ve
Değerlendirilmesi
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Doç Dr. N. Süleyman Özyalçın
Algoloji Bilim Dalı,
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi
Anesteziyoloji AD
SorununTanımı
Tüm ağrı sendromları gözden geçirildiğinde kansere bağlı
ağrıların çok önemli bir
yer tuttuğunu görmekteyiz. Kanser ağrısı, yarattığı
hastaya ve aileye ait psikososyal sorunları ve iş gücü
kayıpları açısından, ülkelerin ekonomilerini de
etkileyebilen önemli bir olgudur. Epidemiyolojik
araştırmalarda her yıl yaklaşık 7 milyon yeni kanser
tanısı konduğu ve 14 milyon kanserli hastanın bulunduğu
saptanmıştır. Aynı araştırma sonuçlarına göre her yıl 5
milyon hastanın kanser nedeniyle yaşamını yitirdiği
bildirilmiştir. Bu da dünyadaki tüm ölümleri % 10’una
yakındır.
Kanserli hastaların % 20-50’sinde ilk başvuruda, %
30-40’ında tedavi sırasında, %75-90’ında ileri evrede ve
son dönemde ağrı vardır; hasta ve yakınları için AĞRI,
ölümün kendisinden bile daha büyük bir korku kaynağıdır.
Kanserli hastaların ortalama %30 ile 50’sinin ağrı
yakınmaları olduğu düşünülürse, bu durumda iyimser bir
hesapla şu anda dünyada, yaklaşık 5 milyon kişi kanser
nedeniyle ağrı çekmektedir. 2600 hastayı içeren 12
araştırmada kanser ağrısının ancak %50 oranında kontrol
altına alınabildiği gösterilmiştir. Buna karşılık WHO
verilerine göre farmakolojik yöntemlerle ağrının % 80’i
kontrol altına alınabilmektedir.
Kanserli Hastada Ağrıya Genel Yaklaşım
Ağrı kontrolünün basamakları;
* Ağrı şiddetini değerlendirme
* Ağrının detaylı hikayesinin sorgulanması
* Hastanın psikolojik durumunun değerlendirilmesi
* Dikkatli bir fizik muayene
* Gerekli tüm araştırmaların yapılması
* Ağrı kontrolünde alternatif yöntemleri hatırlamak
* Tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi şeklinde
özetlenebilir.
Hastanın ağrısının varlığına inanmak ve bunu etraflıca
irdelemek çok önemlidir. Ağrının şiddetinin yanlış
değerlendirilmesi ya da hastaya yarattığı maluliyetin
tam algılanmaması, yetersiz bir fizik muayene ve tetkik
ne yazık ki yanlış tanı ve yetersiz tedaviye yol açar.
Tam anlamı ile çözümlenmemiş bir ağrı sendromunda doğru
ve yeterli tedavi için mutlaka uygulanan tedavilerin
sonuçlarının değerlendirilmesi ve alternatif analjezi
yöntemlerinin hatırlanması gerekmektedir.
Kanserli hastanın ağrı şikayetinin değerlendirilmesinde
ağrı nedeninin yanısıra fiziksel kısıtlılık ile ağrıya
bağlı veya bağımsız olarak ortaya çıkan diğer
semptomların ele alınması gerekir.
Hasta ağrı şikayeti ile başvurduğunda tam bir anamnez
alınmalı ve hastanın asıl hastalığının bütün ayrıntıları
öğrenilmelidir. Ayrıca bu anamnez hastanın ağrısının
özellikleri ve hastalığın yayılma bölgeleri hakkında da
ipucu verilebilir.
Ağrının ne zaman başladığı, süresi, sıklığı ve şiddeti
değerlendirilmelidir. Hastanın daha önce kullandığı
analjezikler de ağrı şiddetinin değerlendirilmesinde
önemli etken olurlar. Örneğin, daha önce nonsteroid
antiinflamatuar ilaçlarla kontrol altına alınabilen bir
ağrı, artık bu ajanlara cevap vermiyorsa şiddetinin
arttığı sonucu ortaya çıkar.
Yanma şeklinde ya da dizestezik özellikler taşıyan bir
ağrı ile şiddetli batıcı, bıçak saplanması tarzındaki
ağrı bir sinir lezyonunu düşündürür. Buna karşın
derinden gelen lokalize, sızlama tarzındaki ağrıda kemik
metastazı akla gelmelidir. Kramp tarzında epizodik
özellikler gösteren ağrı, içi boş bir organın
tutulduğunu düşündürür. Göğüste sıkışma hissine yol açan
sırt ağrısı epidural spinal kord basısını akla
getirmelidir.
Bu özelliklerin yanı sıra ağrının süresi ve dağılım
bölgesi, ağrıyla birlikte ortaya çıkan ve organ
disfonksiyonlarıyla seyreden semptomlar (ör.barsak
tıkanıklığı), ağrıyı arttıran ve azaltan etkenler de
değerlendirilmelidir.
Hastanın o güne dek aldığı ağrı kesici ilaçlar da
ağrının şiddeti daha sonra uygulanacak yöntemler
hakkında önemli ipuçları verir. Örneğin nonsteroidal
antiinflamatuar ilaçlarla (NSAİİ) kontrol altına
alınabilen ağrı bir kemik metastazı olabileceğini,
trisiklik antidepresanlar ya da karbamezapin verilerek
kontrol altına alınabilen bir ağrı nöropatik ağrıyı akla
getirmelidir.
Ayrıca hasta daha önce basit analjezikler kullanmış ve
hekime başvurduğunda kodein ve NSAİİ kombinasyonlarını
kullanmakta ve buna rağmen ağrısı geçmiyorsa artık
invazif birtakım girişimler gündeme gelecektir. Ağrı
tedavisine geçmeden önce hastaya mutlaka tam bir tıbbi
ve nörolojik inceleme yapılmalıdır. Böylelikle ağrının
kökeni, yayılım bölgeleri, tümörün hayati organlara
yakınlığı gibi konularda önemli ipuçları yakalanabilir.
Kanser ve uygulanan tedaviye bağlı olarak hastanın
psikolojik durumunda meydana gelen değişiklikler,
çevresi ile ilişkileri, hastalığa karşı savaşım gücü,
eğitim düzeyi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ağrı
kontrolüne başlamadan önce, hastaya uygulanan
yöntemlerin hastalığın esas tedavisi olmadığı,
tedavisinin bu konuda uzmanlaşmış hekimler tarafından
ayrıca sürdürüleceği, kendisine daha çok ağrı konusunda
yardımcı olunacağı anlatılmalıdır.
Kanser ağrısı kontrolünde; önce ağrının geniş kapsamlı
olarak değerlendirilmesi daha sonra tedavi stratejisinin
belirlenmesi gereklidir.
Ağrı şiddetinin değerlendirilmesinde vizüel analog
skala, nümerik skalalar, kategorik skalalar, yüz
skalaları gibi tek boyutlu skalalar yanı sıra, ağrının
emosyonel, fiziksel ve davranışsal yönlerinin de
irdelendiği, kısa ağrı değerlendirme formu, Minesota
ağrı değerlendirme formu McGill ağrı değerlendirme formu
gibi çok boyutlu değerlendirme formları da
kullanılabilir.
Kanser Ağrısının Nedenleri
Kanserli hastada ağrı nedeninin araştırılması sırasında
ağrının kanser dışı bir neden bağlı olabileceği
unutulmamalıdır. Çeşitli yazarlara göre kanserli
hastalarda ağrı sendromlarının % 3-17’si kanser dışı
nedenlere bağlıdır. Kanser ağrısının tedavisi ile kanser
dışı bir nedene bağlı ağrının kontrolu birbirinden çok
farklıdır. Kanserli hastalarda ağrı özellikle
analjeziklere cevap vermediği takdirde bu durum daha da
önem kazanmaktadır. Kanserli hastalarda planlanmış
tedavi yöntemleri ile kanser ağrısının kontrolü
genellikle mümkündür.
Kanserli hastalarda ağrı sendromları
Kanserli hastalarda ağrı sendromları etyolojilerine göre
üç büyük grupta incelenebilir:
a. Hastaların % 77 sinde ağrıya hassas yapıların tümörle
invazyonu veya kompresyonuyla,
b. Hastaların % 19 unda kanser tedavisi sırasında
uygulanan cerrahi, kemoterapi, radyoterapi gibi
yöntemlere bağlı olarak ağrı gelişir,
c. Hastaların % 4 ünde ise ağrı kanser dışı nedenlere
bağlıdır.
Kemik İliği Nakli
--------------------------------------------------------------------------------
KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONUNUN PRATİK ESASLARI
Kemik iliği transplantasyonu (KİT) veya periferik kök
hücre transplantasyonu (PKHT) ölümcül olabile kan veya
bağışıklık sistemi hastalıkların tedavisinde başarıyla
uygulanan bir tedavi yöntemidir. İlk olarak 1968’de
başarılı olarak uygulanmıştır. Bugün sıklıkla lösemi
(kan kanseri), aplastik anemi, Hodgkin Hastalığı gibi
çeşitli lenfomalar, multiple myeloma, bağışıklık sistemi
hastalıkları ile meme ve over kanseri gibi bazı solid
tümörlerin tedavisinde kullanılmaktadır.
1991’de, Amerika’da, 7500’den fazla kişiye KİT
uygulanmıştır. KİT ile her ne kadar yılda binlerce hayat
kurtarılırsa da, buna ihtiyaç duyan hastaların pek
çoğuna da (yaklaşık %70) uygun verici olmadığından
transplantasyon yapılamamaktadır.
KEMİK İLİĞİ NEDİR?
Kemik iliği, kemiklerin içerisinde bulunan süngerimsi
bir dokudur. Sternum (gögüs kafesi ön kemiği), kafatası,
kaburga ve omurlar vücudun kan hücrelerini yapacak olan
‘kök hücrelerini’ içerirler. Bu kan hücreleri,
infeksiyonlarla savaşan lökosit, dokulara ve organlara
oksijen taşıyan ve yine bu dokuların artık maddelerini
uzaklaştıran eritrosit ve kanın pıhtılaşmasını sağlayan
trombositlerdir.
KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONUNA NE GEREK VAR?
Lösemi, aplastik anemi, bazı bağışıklık sistemi
hastalıklarında kemik iliğindeki (Kİ) kök hücrelerde
görevini tam olarak yapamama sonucu, aşırı sayıda hatalı
ve olgunlaşmamış kan hücrelerinin yapımı (lösemili
olgular) veya kan hücre sayılarında düşüklük (aplastik
anemili olgular) söz konusu olur. Çok miktardaki
olgunlaşmamış ve hatalı kan hücreleri normal kan
hücrelerinin yapımını engeller ve kan yoluyla diğer
organları işgal eder.
Bu anormal kök ve kan hücrelerini ortadan kaldırmak için
yüksek dozlarda ilaç ve/veya ışın tedavisi gereklidir.
Bu tedaviler sadece anormal hücreleri öldürmekle kalmaz
aynı zamanda Kİ’deki normal hücreleri de harap eder.
Bazı lenf hücre kanserlerinde (lenfoma) ve diğer bazı
kanser türlerinde de tedavi amaçlı kullanılan yüksek doz
tedaviler, benzer bir şekilde sağlıklı Kİ’de tahribat
yaratabililir. KİT, yoğun kanser tedavisi ile tahrip
olan hastalıklı Kİ’nin, normal bir Kİ ile yer
değiştirmesi vasıtasıyla bu hastalıkların tedavi
edilebilmesine olanağı sağlar.
KİT her ne kadar hastalığın yüzde yüz nüks etmeyeceğini
garantisi vermese de kür şansını veya en azından pek çok
hasta için hastalıksız yaşam süresini arttırır.
TRANSPLANTASYON TİPLERİ
KİT’de hastalıklı Kİ tahrip edilerek yerine sağlıklı Kİ
hastanın kan akımına verilir. Başarılı bir
transplantasyonda verilen yeni, sağlam Kİ büyük
kemiklerin boşluklarına (iliğe) göç eder, yerleşir ve
normal kan hücrelerinin yapımına başlarlar.
Eğer verilen Kİ hasta dışında başka bir kişiden
alındıysa, KİT, ‘allojeneik KİT’ olarak adlandırılır. Kİ
veren kişi hastanın ikizi ise bu transplantasyona da
‘sinjeneik KİT’ adı verilir. Allogeneik KİT’de,
vericinin Kİ alıcının Kİ ile mümkün olduğunca mükemmel
derecede genetik uyum içerisinde olmalıdır. Eğer bu
genetik uyum iyi değilse, vercinin iliği hastanın
vücudunu yabancı madde olarak algılar ve onu yok etmek
için saldırıya geçer. Hastanın hayatını tehdit edebilen
bu duruma ‘Greft Versus Host Hastalığı’ (GVHH) denir.
Bunun tersine, hastanın bağışıklık sistemi de verilen
yeni iliği tahrip edebilir. Bu olaya da ‘Greft Reddi’
denir.
Hastaların genetik olarak tam uyumlu erkek kardeşe sahip
olma olasılığı %35’dir. Eğer hasta için için böyle bir
verici yoksa, uluslararası Kİ vericiler kayıtlarından
uygun bir verici araştırılabilir. Yine ayrıca uygunsuz
bir verici veya otolog transplantasyon olasılıkları göz
önüne alınabilir.
Belirli olgularda hastalar kendi kendilerinin Kİ
vericileri olabilirler. Bu durum ‘Otolog KİT’ olarak
adlandırılır. Otolog KİT hastalıkların Kİ’ni henüz
tutmadıkları dönemlerde (sıklıkla meme, over, beyin
kanserleri, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalarda)
uygulanabilir. Kİ tutulumu olan hastalıklarda,
transplantasyondan önce, alınan Kİ tedavi sonrasında
kalabilmiş olabilecek kanserli hücrelerin ortadan
kaldırılması için bir işeleme (purging) maruz
tutulabilir.
TRANSPLANTASYON HAZIRLIĞI
Başarılı transplantasyon için, hastanın bu işleme
katlanabilecek kadar sağlıklı olması gerekir. Hastanın
KİT’e uygunluğu tespit edilirken yaş, genel fizik durum,
hastanın tanısı ve hastalığın evresi göz önüne
alınmalıdır.
KİT öncesinde hastanın fizik kapasitesinin bu işlemi
kaldırıp kaldıramayacağına ilişkin bir dizi test yapmak
gerekir. Transplantasyon sonrası vücut fonksiyonlarında
herhangi bir bozulma olup olmadığını tespit için
transplantasyon öncesi kalb, akciğer, böbrek ve diğer
hayati organların işlevlerinin testleri yapılmalıdır. Bu
testlerin yapılması için genellikle hastanın hastaneye
yatmasına gerek yoktur.
Başarılı bir KİT için problemleri ve işlemin yan
etkilerini hızla tanıyarak, uygun tedavisine biran önce
başlayabilecek doktor, hemşire ve diğer çalışanlardan
oluşan tecrübeli bir tıbbi ekibe ihtiyaç vardır.
KEMİK İLİĞİ TOPLANMASI İŞLEMİ
Bu işlem, hastanın kendisinin (otolog) veya başka bir
bireyin (allojeneik) verici olmasına göre değişmez. Kİ
toplanması genel aneztezi altında ameliyathanede
yapılır. Verici için çok az rahatsızlık verici ve çok az
riskli bir işlemdir.
Hasta genel aneztesi altında iken,oldukça fazla miktarda
Kİ içeren leğen kemiğine arkadan iğne ile girilir. Kİ
kandan dah koyu, kırmızı bir sıvı olarak enjektör ile
çekilir. Yeterli Kİ toplamak için giriş yerine çok yakın
çeşitli yerlerden işlem tekrarlanır. Ciltte cerrahi
kesime ve dikişe ihtiyaç yoktur,sadece iğnenin giriş
yerine ait küçük bir delik vardır.Toplanacak Kİ miktarı
hastanın kilosuna ve çekilen materyaldeki kök hücre
yoğunluğuna göre değişir. Genellikle bir veya 5 ünite
kan ve Kİ çekilir. Her ne kadar bu miktar çok gibi
görünse de, vericinin tüm Kİ’nin ancak %2’ni oluşturur.
Yaklaşık dört hafta içerisinde de vücut kayıp olan
miktar yerine yenisini yapar.
Hasta aneztezi ortadan kalkınca Kİ toplama yerinde hafif
de olsa rahatsızlık hissedebilecektedir. Bu ağrı buz
üzerinde kayarak düşmek ile oluşan ağrıya benzer ve
kolaylıkla basit ağrı kesicilerle ile kontrol altına
alınabilir. Kİ vericisi hasta dışındaki başka bir
bireyse, bir gece hastanede yattıktan sonra taburcu
edilebilir ve birkaç gün içerisinde normal aktivitesine
geri döner.
Kanser Ağrısı: Tedavi Prensipleri
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Doç Dr. N. Süleyman Özyalçın
Algoloji Bilim Dalı,
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi
Anesteziyoloji AD
Kanser Ağrısı Kontrolünde Strateji
Kanserde ağrı tedavisinin amacı, hasta açısından yeterli
bir analjezi sağlayıp; hastanın olabildiğince aktif ve
kaliteli yaşam sürmesine katkıda bulunmaktadır. Kanser
hastasına yaklaşım çok önemlidir. Öncelikle hekimler ve
hasta yakınları bir takım olarak işbirliği içinde
hastaya yaklaşmalıdırlar. Hastaya karşı anlayışlı
olunmalı yalnız bırakılmamalıdır. Gereğinde profesyonel
psikolojik destek sağlanmalıdır. Hastanın onkolojik
açıdan değerlendirilmesi yapılmalı, hastalığa yönelik
gerekli tedavileri uygulanırken ağrı kontrolü de
sağlanmalıdır. Kanser ağrısının doğru ve yerinde
değerlendirilmesi hasta için hayati ilk basamaktır.
Kansere bağlı özgün ağrı sendromlarını tanımak, bunların
altında yatan mekanizmaları anlamak her zaman yeterli
olmamaktadır. Değerlendirmede fiziksel problemi
anlamakla kalmayıp, psikolojik, sosyal ve duygusal
bileşenleri de anlamak gerekmektedir.
Kanser ağrısında uygulanan tedavi stratejisi Dünya
Sağlık Teşkilatı (WHO) tarafından ayrıntılı olarak
belirlenmiştir. Analjezik ilaç uygulamasında “merdiven
sistemi„ adı verilen bu stratejiye göre basit
analjeziklerle başlayarak daha karmaşık yöntemlere
geçilmektedir.
Bu sistem hastadan hastaya ve ağrının yerine göre
farklılık göstermekle birlikte bütün hastalarda
uygulanabilir. Hastaya uygulanacak yöntemlerin amaçları:
1. Ağrısız uyku süresini uzatmak.
2. İstirahat halinde ağrı hissetirmemek.
3. Ayakta veya hareket halinde iken hastanın ağrı
duymamasını sağlamak olarak özetlenebilir.
İlk yaklaşım, kemoterapi, radyoterapi, cerrahi gibi
kanser tedavi yöntemlerinin uygulanmasıdır. Ancak bu
arada ağrı kontrolüne yönelik ilaç uygulamasında ve
diğer semptomatik tedavinin başlamasında bir sakınca
yoktur. Hatta ağrı kontrol yöntemlerinin uygulanması
sözü edilen tedavi yöntemleri için uygun bir ortam
hazırlamaktadır.
Kanser Ağrısı ve analjezik ilaç kullanımı
İdeal bir analjezikte bulunması gereken özellikler;
· Oral yoldan kullanıldığında etkili olabilmesi
· Yeterli analjezik etkiye sahip olması
· Tolerans ve addiksiyon yapmaması
· Yüksek merkezlerde spesifik etki göstermesi ve
· Antidotunun bulunması olarak özetlenebilir. Ancak
günümüzde kullanılan analjeziklerin hiçbiri bu ideal
özelliklere sahip değildir. Bu nedenle doğru analjezik
seçiminde; İlacın farmakolojik özellikleri, ağrının
şiddeti ve hastanın psikososyal özellikleri göz önünde
bulundurulmalıdır. Analjeziklerin doğru seçiminin yanı
sıra kullanımı ile ilgili ilkeler de bilinmeli ve bu
ajanlar doğru kullanılmalıdır.
Analjezik kullanım ilkeleri:
Analjezik kullanımının temel kuralları şu maddeleri
içerir:
· Analjezik dozu her hasta için ayrı düzenlenir.
· Düzenli aralıklarla ve ağrı başlamadan verilir.
· Öncelikle oral yoldan verilmeleri tercih edilir.
· Merdiven sistemine uyularak değiştirilmelidir.
Bu ilkeleri biraz daha detaylı açıklayalım;
Analjezik dozu hastaya göre ayarlanır:
Analjeziklerin etki dozu hastadan hastaya farklılık
gösterir. Ayrıca ağrının niteliği ve şiddeti verilen
analjeziğin etkinliğini önemli ölçüde etkiler. Bu
nedenle analjezik dozu her hasta için ayrı ayrı
belirlenmelidir. Analjezik dozu ayarlanırken dikkat
edilmesi gereken diğer önemli bir nokta da ne
gerektiğinden az ne de fazla ilaç vermektir. İlaç
gerektiğinden az dozda verilirse analjezik etki
yetersiz; fazla verildiğinde ise toksik doza çıkılmış
olur. Bu nedenle etkin dozun saptanması gereklidir.
Özellikle opioid ilaçlar yüksek dozda verildiğinde ağır
sedasyon ortaya çıkmaktadır. Uygun doz, yeterli analjezi
sağlayan fakat sedasyon meydana getirmeyen dozdur.
.Analjezikler belirli zaman aralıkları ile verilmelidir.
Analjezikler diğer ilaçlar gibi kanda belirli yarılanma
süresine sahiptirler. Bu nedenle etki süreleri
belirlidir. Birçok hekim tarafından analjezikler yemek
saatlerine göre verilmektedir. Sabah kahvaltısı ile öğle
yemeği arası ortalama 4-5 saattir. Öğle yemeği ve akşam
yemeği arası 8 saat civarındadır. Sabaha kadar geçen
süre ise 12 saati bulmaktadır. Böylece analjeziklerin
yemek saatlerine göre verilmesinin ne denli yanlış
olduğunu göstermektedir. Analjezikler belirli zaman
aralıkları ile verildiğinde çoğu kez yeterli analjezi
elde edilebilmektedir.
Analjezikler ağrı başlamadan verilmelidir.
Yukarıda belirtildiği gibi analjezikler belirli
yarılanma süresine sahip ilaçlardır. Çoğu kez
analjezikler ağrı yeniden başlayıp dayanılmaz hale
geldiğinde verilmektedir. Bu da analjezik tedaviye her
seferinde yeniden, sıfır noktasından başlanılması
anlamına gelmektedir. Antihipertansif ya da antidiabetik
tedavide ancak süreli ilaç kullanımıyla belirli bir
regülasyon sağlanmaktadr. Aynı durum analjezikler için
de geçerli olup analjezikler ağrı başlamadan önce
verilmelidir. Analjeziklerin uygulama yolunun
özellikleri de önemlidir. Örneğin oral kullanım tercih
edilmişse, oral yoldan verilen bir anajeziğin absorbe
edilip etkin hale gelebilmesi bir saate yakın bir süre
alır. Bu nedenle analjeziğin etki süresi saptandıktan
sonra yeniden verilirken bu sürenin hesaba katılması
gerekir. Örneğin, bir analjezik 9 saat etkili ise her
sekiz saatte bir verilmesi gerekir.
Analjezik kullanımında önce oral yol tercih edilmelidir.
Diğer yollar ancak oral yol etkili olmadığı ya da
etkisini yitirdiği takdirde seçilmelidir. Ancak oral yol
tercih edilirken analjezik ilaçların yan etkileri ve
özellikle sedasyon dikkate alınmalıdır. sAnaljezik
kullanım ilkeleri tüm kronik ağrı sendromları için
geçerli olmakla birlikte, özellikle kanser ağrılarında
kullanımında bu ilkeler çok daha büyük öneme
sahiptirler.
Kanser ağrılarının tedavisinde kullanılan ilaç ve
yöntemlerle ağrı ile başa çıkmada büyük ölçüde başarı
beklenirse de, özellikle opioid tipi, diğer deyişle
morfin ve benzeri analjeziklerin bağımlılık yapıcı
özelliklerinden kaynaklanan korku nedeniyle yeteri kadar
yararlanılamamaktadır. Kanser ağrısında uygulanan tedavi
stratejisi Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) tarafından
ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Merdiven sistemi adı
verilen bu stratejiye göre basit analjeziklerle
başlayarak daha karmaşık yöntemlere geçilmektedir
(Şekil1).
Bu sistem hastadan hastaya ve ağrının yerine göre
farklılık göstermekle birlikte bütün hastalarda
uygulanabilir. İlk basamakta aspirin, parasetamol ve
diğer nonsteroidler gibi nonopioid ajanlar yeterli
olacaktır. Ağrı şiddetlendiğinde bu ilaçlar yetersiz
hale gelir. O zaman bu ajanlara ek olarak kodein,
tramadol gibi zayıf opioidlerin verilmesi gereklidir.
NSAİİ ların, özellikle prostaglandin sentezini arttırıcı
kemik metastazlarında etkili olduğu, ileri sürelmektedir.
İkinci basamak ilaçlarının verilmesine rağmen ağrısı
süren veya şiddetlenen hastalarda güçlü opioidlerden
morfin ve benzeri opioidlere geçilmesi gereklidir.
Opioid ve
nonopioid ilaçların yanısıra çeşitli adjuvanların da
kullanılmasında yarar vardır. Sekonder analjezik adı
verilen bu ajanların başında trisiklik antidepresanlar
gelmektedir. Ayrıca kortikosteroidlerin,
antikonvülsanların, oral lokal anesteziklerin (meksilitin),
kalsitoninin özellikle kanserli hastalarda adjuvan
olarak kullanılmasında yarar vardır.
Analjezik verilirken hastanın ağrısını kontrol altına
almak esastır. Ancak ağrıyı kontrol ederken hastanın
aktivetisinin de gözönüne alınması gerekir. Özellikle
oral opioidler kullanılırken bu ilkenin akıldan
çıkarılmaması gerekir. Sıklıkla yapılan bir yanlış,
ağrıyı kontrol altına alma amacı ile oral opioidlerin
çok yüksek dozda kullanılması ve bunun sonucu hastanın
ağrısını kontrol ederken hastanın aktivitesini tümüyle
yitirmesidir. Analjeziklerin bu şekilde kullanımı
yanlıştır. Analjezik verilirken hastanın fizyolojik
düzeninin korunması gerekir. Yani hasta gece uyumalı,
gündüz uyanık kalmalıdır.
Ağrının nedeni ve mekanizması kullanılacak ilaçların
belirlenmesinde önemli rol oynar. Yukarıda da
belirtildiği gibi kemik metastazlarında prostaglandin
sentezi inhibitörü nonsteroid antiinflamatuarlar etkili
olurlar. Buna karşın bir sinir ya da medulla spinalis
hasarı sonucu ortaya çıkan yanma tarzındaki
deaferentasyon ağrılarında analjezikler etkili
olmamaktadır. Bu tip ağrılarda trisiklik antidepresan ve
flufenazin kombinasyonları daha etkili olmaktadır. Sinir
basısına bağlı ağrılarda kortikosteroidler de
yararlıdır.
Analjezik ilaç kullanımında dikkat edilecek bir diğer
önemli nokta ise hastanın yaşıdır. Yaşlı hastalarda ve
çocuklarda bu konuda özel dikkat edilecek nıoktalar ve
doz ayarlamaları göz önünde bulundurulmalıdır.
Analjezikler yukarıdaki ilkeler gözönüne alınarak
kullanıldığında çoğu kez etkili olmaktadır. WHO’nun
analjezik basamak uygulamasının başarılı olamadığı %3
ile % 10 hastanın ağrı kontrolü için yeni basamak
önerileri bulunmaktadır. Bu basamaklar spinal opioid
uygulamaları ve sinir blokları başta olmak üzere
girişimsel ağrı kontrolü yöntemlerini içerir. Sonuç
olarak; analjezikler kullanılmadan önce ağrılar,
titizlikle irdelenmeli, ve değerlendirilmeli, tedavi
stratejisi belirlenmeli, uygun analjezik ve yardımcı
ilaçlar seçilerek tedavi düzenlenmelidir. En önemlisi de
hastanın ve tedaviye yanıtının yakın takibi
yapılmalıdır. Analjezikleri kullanırken bu ajanların tüm
farmakolojik etkilerinin, yan etkilerinin iyi bilinmesi
gereklidir.
Spinal opioid uygulamaları
Spinal opioid uygulamasında dikkat edilecek en önemli
nokta hasta seçimi kriterlerine uygunluktur. Daha önce
uygulanan tıbbi tedaviye ve daha az invazif uygulamalara
yanıtsız olan hastalar, oral opioid kullanımı yetersiz
olanlar veya kullanılan yüksek doz ilaç nedeniyle oluşan
yan etkileri tolere edemeyen hastalar spinal opioid
uygulaması için aday olabilir. Ancak bu hastaların
psikiyatrik değerlendirmeleri yapılmış olmalıdır. Buna
göre hastalar, ilaç veya alkol bağımlısı olmamalı ve
hastaların aktif psikoz, ciddi depresyon, somatizasyon
gibi major psikiyatrik bir rahatsızlığı bulunmamalıdır.
Bu kriterlere uygun olan hastalarda geçici olarak
sistemik veya spinal opioid uygulanır. Spinal opioid
uygulaması nöropatik ağrılarda etkili olmayabilir.
Kalıcı sistem öncesi, geçici kateterizasyon ile spinal
opioid uygulanması böyle bir durumda yöntemin etkili
olup olmayacağını ortaya koyacaktır. Bu uygulamaya
başarılı yanıt alınması halinde, bu hastalara kalıcı
sistem yerleştirilir.
Kalıcı sistemler epidural veya intratekal olarak
uygulanabilir. Rezervuarlı port sistemli cihazların,
genellikle epidural yerleşimi tercih edilir. Bu
sistemlerle epidural alana daha yüksek volümde (5 – 10
ml) ilaç enjeksiyonu yapılabilir. Ayrıca lokal anestezik
opioid karışımı enjeksiyonu gibi uygulamalar epidural
yoldan daha güvenli olarak kullanılabilir. Ancak
epidural uygulamada dermatomal analjezi, fibrozis
oluşumu gibi sorunlar olabilir. Manüel, basınçlı veya
elektronik pompalı cihazların ise intratekal kullanımı
uygundur. Bu yolla düşük volümle dahi (0.1 – 2 ml) geniş
alanda analjezi sağlanır. Bu uygulamaların en belirgin
klinik üstünlüğü doz tasarrufu sağlanmasıdır. Buna göre
örneğin, 300 mg oral morfin kullanımı, 100 mg parental
morfine, 10 mg epidural morfine ve 1 mg intratekal
morfine eşit analjezi sağlar. Ancak yönteme ait ve ilaça
ait çeşitli yan etkiler bulunmaktadır. Bunların en
ciddisi erken veya geç oluşabilen solunum depresyonudur.
Sinir blokları
Somatik ve sempatik bloklar uygulanabilir. Tüm kalıcı
bloklardan önce hastaya 2 veya 3 kez geçici blok
uygulanmalı ve sonucun değerlendirilmesine göre kalıcı
bloğa karar verilmelidir.
Somatik blok uygulamaları santral olarak (epidural,
supdural ve intratekal nörolitik uygulamaları) veya
periferik sinirler üzerine uygulanabilir. Her blok
uygulamasının kendine özgü endikasyon ve yan etkisi
vardır.
Kanser ağrısı kontrolünde uygulanan sempatik sinir
blokları; stellat ganglion, torakal sempatik ganglion,
splanknik pleksus, çölyak ganglion, lumbar sempatik
zincir, süperior hipogastrik pleksus ve impar ganglion
bloğudur. Prognostik blok sonrası gerçekleştirilen bu
kalıcı sempatik blok uygulamaları, genellikler kansere
bağlı bazı ağrı sendromlarında (Pancoast tümörü,
pankreas tümörü, pelvik alan tümörü ağrılarında) oldukça
etkili ve güvenli yöntemlerdir.
Nöroşirurjik yöntemler
Kordotomi, myelotomi, hipofizektomi,
intraserebroventriküler kateterizasyon gibi girişimler
de kanser ağrısı kontrolünde kullanılmaktadır.
Kanserde ağrı kontrolü için önerileri özetleyecek
olursak:
Özgün ve iyi tanıdığınız bir ilaçla başlayın
Uygulama yolunu hastanın gereksinimine göre ayarlayın
İlk doz titrasyonundan sonra düzenli uygulama önerin
İlaç kombinasyonu önererek analjezik etkiyi artırın
Sedasyonu artıran analjezik kombinasyonlarından kaçının
Yan etkileri bilin ve koruyucu tedavi önerin
Tolerans gelişimini izleyin ve alternatif tedaviye geçin
Doz aşımından kaçının
Yukarıda sözünü ettiğimiz anlayış, yaklaşım, kullana
geldiğimiz ilaçlar ve yöntemlere karşın günümüzde
özellikle gelişmekte olan ülkelerde kanser ağrısı tam
olarak tedavi edilememektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
çeşitli ülkelerden topladığı bilgileri
değerlendirdiğinde kanser ağrısının günümüzde neden tam
olarak tedavi edilemediğine yönelik çeşitli nedenler
saptamıştır:
* Kanser ağrısına yönelik tedaviye ve palyatif bakıma
yönelik ulusal bir politikanın bulunmaması,
* Birçok kanser ağrısının dinebileceğine dair sağlık
çalışanlarının, politikacıların, yöneticilerin yeterince
bilinçli olmaması,
* Sağlık hizmeti sunum sistemlerinin ve personelin maddi
kaynak kısıtlaması,
* Opioidlerin kullanımının psikolojik bağımlılık ve ilaç
kullanımına yol açma kaygısı,
* Opioid analjeziklerin kullanımının kanuni kısıtlaması
Bu sorunlar ile baş edilmesinde anahtar olmak üzere WHO
stratejik bir yol belirlemiştir. Kanuni otorite
klinisyenler, hemşireler ve eczacılar opioidlerin
gereksinim duyan hastalara önerme, dağıtma ve uygulama
hakkına kanunen sahip olmalıdırlar. Bu işlemler
sırasında uygun bir şekilde kayıt tutulmalıdır. Uygun
kayıt tutma ve güvenilirlik gereklilikleri sağlık
çalışanlarını bu işten soğutmayacak düzeyde olmalıdır.
Opioidler ulaşabilecekleri kadar çok kanser hastasına
uygun yerlerde bulunmalıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de
kanser ağrısı tam olarak tedavi edilememektedir. Bu
nedenle öncelikle kamuoyunun oluşturulması için birçok
tıbbi kuruluşun ve topluluğun sorumluluk yüklenerek, bu
konuda özellikle hekimlerin bilinçlendirilmesi
gerekmektedir.
|
|