|
Dokunmanın Önemi ve Bebek Masajı
Anne karnında büyüyen
bebek için annenin vücudunda temas, güvenlik ve
sıcaklığın temelidir. Doğum sonrasında ise anne ile
yakın olma ve ona tensel temas dış dünya ile iletişim
kurmanın ilk örneğidir.
Yüzyıllardır, özellikle Asya uygarlıklarında uygulana
gelen bir bakım sanatı olan masajın, tedavi amaçlı
kullanımına Mısırlılar’ın en eski tıbbi dökümanı olan
Eber Papirüsleri’nde rastlanmaktadır. Eski Yunan ve
Roma’da çok popüler olan masaj, kasları güçlendirmek ve
yaraların iyileşmesini hızlandırmak amacıyla
kullanılmıştır. Çok farklı kültürlerde, bebeklerin ilk
aylarından başlayarak gelişim süreçlerinde karşılaşılan
sindirim bozuklukları, infantil kolik, uyku
düzensizlikleri gibi sorunlarında, yoğun tensel temas ve
masaj, etkin bir tedavi yöntemi olarak bilinip halk
arasında yaygın olarak kullanılmaktadır.
1881 yılında Berlin Üniversitesi’nde, başlarına masaj
uygulanan kurbağaların daha aktif ve kuvvetli olduğu
ortaya konmuştur. 1940’lı yıllarda bebeklerin sıkça
kucaklanmasının solunumu ve dolaşımı uyardığı, zayıf ve
düzensiz solunumun düzelmesine katkıda bulunduğu
yönündeki bildiriler bu yöndeki araştırmalara itici
kuvvet oluşturmuştur. Bilim adamları, tensel temas ve
masajın büyüme ve gelişme, kronik hastalıkların nedene
yönelik ve palyatif tedavisi, insanlar ve hayvanlar
arasındaki iletişim düzenlenmesi üzerindeki biyolojik
rolüne odaklanmışlardır.
Prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerin %90’ından
fazlası gelişmekte olan ülkelerde doğmakta olup, bu
bebekler büyüme sürecinde yüksek düzeyde bakım ve özen
gerektirmektedirler. Son yıllarda maddi yük getirmeyen
ve uygulaması kolay bir yöntem olarak, bebeklerde
masajın tedavi amaçlı kullanımı üzerine araştırmalar
ortaya konmuştur. Ancak bunlar daha çok yaşamsal risk
taşıyan hastalıkları nedeniyle hastaneye yatırılmış
bebekler üzerinde yapılmıştır.
Prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde hastanede
uygulanan masaj tedavisi ile kilo alımlarının
hızlandığı, gelişimlerin daha hızlı ve dengeli olduğu,
daha uzun süre uyanık kaldıkları, daha atik oldukları
kontrollü çalışmalarla gösterilmiştir. Ayrıca hastanede
kalış süresi altı gün kısalmıştır. 8-12 ay sonra yapılan
gözlemlerde, hastaneden ayrılınca masajın
sürdürülmemesine karşın masaj grubunun hala kontrol
grubuna göre daha iyi gelişme gösterdiği saptanmıştır.
1988 sonrasında yapılan farklı çalışmalarda, masajın
gelişim üzerindeki etkileri yanında pek çok vücut işlevi
üzerine etkisi de ortaya konmuştur. Prematüre, düşük
doğum ağırlıklı bebeklerin annelerinde çaresizlik ve
bebeğin bakımı konusunda yetersizlik duygularını
azaltması da bebek masajının önemli bir avantajıdır.
Tensel temasın davranışlar, büyüme-gelişme ve vücut
işlevleri üzerindeki güçlü etkileri, fizyolojik ve
biyokimyasal veriler ile desteklenmelidir.
Masajın Etkileri ve Yararları
Taktil uyarının büyüme-gelişme ve davranışlar üzerindeki
etkileri:
Dokunmanın biyolojisini inceleyen araştırmacılar, tensel
temasın ve masajın yaşam kalitesini arttırdığına ilişkin
etkileyici veriler sunmaktadır. İnsan gelişimi
konusundaki çalışmalar çocuğu ile ilişkileri kopuk
deprese annelerden doğan bebeklerin anlamlı oranda
büyüme geriliği ve gelişimsel testlerde düşük performans
gösterdiklerini bildirmektedir.
Belli bir süre masaj yapılan ve yalnızca beşikte
sallanan bebekler karşılaştırıldığında masaj
uygulananların daha aktif, daha uyanık oldukları, daha
az ağladıkları görülmüş ve daha az stres düzeyini
gösterir biçimde masaj sırasında ölçülen tükürük
kortizol düzeylerinin başlangıca göre düşük olduğu
saptanmıştır. Masaj uygulanan bebeklerin daha fazla kilo
aldıkları, daha kolay uykuya daldıkları ve anneleri ile
yüz yüze geldiklerinde daha yakın davranışlar
sergiledikleri gözlenmiştir.
Araştırıcılar, masaj sırasında vagal aktivitenin
arttığını bildirmektedirler. Artmış vagal aktivite,
insülin gibi besin emilimini arttıran hormonları
artırmakta, bebeğin kilo alımına katkıda bulunmaktadır.
Taktil izolasyon ve stimülasyonun fizyolojik etkileri:
Masaj temel olarak doğrudan iskelet-kas sistemini, sinir
sistemini ve dolaşım sistemini uyarmakta ve bu
sistemlerce düzenlenen bir dizi biyokimyasal ve
fizyolojik işlemi başlatmaktadır.
Stephen Suomi ve arkadaşları annelerinden ve büyüdükleri
ortamlardan uzaklaştırılan maymunların fizyolojik ve
ruhsal bozukluklar gösterdiklerini, kortizol ve
adrenokortikotrop hormon düzeylerinin arttığını,
norepinefrin metabolitlerinin ve kalp atışlarının
arttığını görmüşlerdir. İnsanlara masaj yapıldığında ise
stres nedeniyle salgılanan bu hormonların miktarlarının
azaldığı, deneklerin sakinleştiği uyuşukluk yaşamayıp
tersine uyarılmış yanıta daha hazır durumda oldukları
gözlenmiştir. Bu beyin dalgalarının ölçümü (EEG) ile de
doğrulanmıştır. İnfant dönemdeki hayvanlarda tensel
temas yoksunluğunun davranışlar üzerine etkisini konu
alan çalışmalar, stres hormonlarının burada anahtar rol
oynadığını göstermiştir. Örneğin; sıçanlarda anne ve
yavrusunda kısa süreli ayrılma, hücre büyüme ve
farklılışmasının anlamlı bir indeksi olan ornitin
dekarboksilaz aktivitesinde azalma ile sonuçlanmıştır.
Annelerinden ayrılıp daha sonra yeniden
birleştirilmeleri ile de glikokortikoid reseptör
sistemlerinde önemli değişiklikler oluştuğu
saptanmıştır.
Prematüre bebeklerde masajın 45 dakika öncesi ve bir
saat sonrası yapılan değerlendirmede, masaj sonrasında
kortizolün diürnal ritimden bağımsız olarak anlamlı
olarak azaldığı gösterilmiştir.
Tensel temasın bağışıklık sistemi üzerine etkileri:
Araştırmacıların dikkatini çeken bir diğer konu tensel
temasın bağışıklık sisteminin uyarılmasında doğrudan ve
dolaylı etkileri olmuştur.
Laudenger ve arkadaşları annelerinden ayrılmış
maymunların, antijen uyarısına daha az antikor yanıtı
gösterdiklerini, Coe ve arkadaşları yaşamlarının ilk
birkaç ayında annelerinden ayrılmış olan maymunların
değişik derecelerde bağışıklık sorunları ile karşı
karşıya kaldıklarını bildirmişlerdir.
Dokunmanın bağışıklık sistemi üzerinde oluşturduğu
etkilerin santral sinir sistemi hormonol aktivite
arasındaki ilişkiye dayandığı düşünülmektedir. Ayrıca,
masaj tedavisinin natural killer aktivitesini arttırdığı
belirtilmektedir.
Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalara ek olarak,
masajın HIV (+) insanlarda da bağışıklık sistemi
üzerinde olumlu etkilerini gösteren araştırmalar vardır.
Bu kişilere bir ay süreyle haftada beş gün 45’er dakika
uygulanan masaj ile anksiyetenin ve kan kortizol
düzeyinin anlamlı olarak azaldığı, masaj sırasında
seratoninin arttığı, natürel killer sitotokisitesinin
azaldığı görülmüştür.
Tensel temasın anne üzerindeki etkileri:
Bebeğin okşanması ve dokunma sırasında annenin
rahatlamasını ve anne sütünün artmasını sağlayan
“prolaktin hormonunun” salgılanmasını arttırır.
Ayrıca anne bebek arasındaki duygu alış verişini
sağlayarak, anne-bebek arasındaki bağı güçlendirir.
Bebeğe sevgi ve şevkatle dokunma onun gelişimine büyük
katkıda bulunacaktır. Temel olarak bebeğin bedensel ve
ruhsal gelişimini olumlu yönde etkileyen bir etkinlik
olan masaj aynı zamanda bir rahatlama tekniğidir.
Bilinçli bir biçimde rahatlama yeteneğini kazanması,
aynı zamanda büyümenin yaratacağı zorluklarla başa
çıkmasında bebeğe yardımcı olacak çok önemli bir avantaj
olup bu ilk günlerinde ona verebilecek en değerli
armağanlardan biri olacaktır.
Sonuç olarak;
Masaj, mekanik bir olay değil, bedenin tümünü ya da
belirli bir bölümünü rahatlatmak için yapılan “dokunma”
sanatıdır.
Bebek masajı bebeğin sağlığı, yaşam kalitesi anne ile
iletişimi açısından önemlidir.
Bebeğin meme emme ve diş çıkarma dönemlerinde ise daha
az gereklidir.
İntrauterin dönemlerinde ise daha az gereklidir.
Kas koordinasyonunu geliştirir.
Fiziksel gelişimine yardımcı olur.
Dolaşım, solunum ve sindirim sisteminin düzenlenmesine
yardımcı olur.
Bebeğin rahatlamasına ve uyumasına yardımcı olur.
Hareketliliğini arttırır.
Bağışıklama sistemini güçlendirir.
Bebeğin daha uzun süre anne sütü ile beslenmesini
sağlar.
Masaj Uygularken Dikkat edilmesi gereken noktalar:
1. 15 dakika süreyle rahatsız edilmeyeceğiniz bir
ortamda olduğunuzdan emin olun. Rahat bir ortam yaratmak
ve ikinizi de gevşetmek için hafif bir müzik çalın.
2. Odanın ılık olmasına ve masaj süresince de böyle
kalmasına özen gösterin. Bebeğinizi yatıracağınız
yumuşak bir yüzey hazırlayın. Temiz bir altbezi ve
yumaşak bir havlu masaj süresince gerekebileceğinden
masaj yaptığınız yerde bunları hazır bulundurmalısınız.
Masajı banyo sonrası bebek çıplakken yapmak en
doğrusudur, ancak bunun yanı sıra size uygun olan başka
bir zamanda da yapılabilir.
3. Bebeğe masaj yapılırken çok fazla şeye gerek yoktur.
Yumuşak formüllü bir bebek yağı kullanılırsa, masaj
sırasında sürtünme nedeniyle bebeğin derisi zedelenmez.
Herhangi bir lezyon oluşursa masaja ara verin.
4. Ellerinizin bebeğin derisi üzerinde kaymasını
sağlayacak kadar yağ kullanın. Önce hafif dokunuşlarla
başlayın ve daha sonra bebeğiniz masaja alıştıkça
hafifçe bastırarak masajı sürdürün.
5. Bebeğinizin daha da rahatlamasını sağlamak için, onun
dikkatini bedeninin bir noktasına toplamasını sağlayın
ve ona nasıl davranacağını öğretin. Örneğin bir kolunu
tutun. Kolu hafifçe sallarken ona “rahatla” deyin ve
gülümseyin. Bu, bebeğin dikkatini kendi vücudu üzerinde
yoğunlaştırmasını ve rahatlamasını sağlar. Bu ruh
halindeyken de dokunuşlarınızdaki olumlu mesajları daha
kolay anlar.
Yenidoğan Bebeğin Bakımı
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Dr. Canan Türkyılmaz
Gazi Üniv. Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı
1. Yeni doğanın doğar doğmaz emmeye başlaması
öneriliyor. İlk 24-48 saatte anne sütünün çok az ve
yetersiz olması halinde, bebekte hipoglisemi ve başka
sorunlar olur mu? Olursa bunu önlemek için ne
yapmalıdır?
Miadında yeni doğanların, annenin sütü ilk 48-72 saatte
yetersiz bile olsa vücut depoları yeterli olduğundan
şekerli su, mama gibi bir desteğe gereksinimleri yoktur.
Ama prematüre, intrauterin gelişme geriliği olan
bebekler hipoglisemi ve diğer sorunlara daha
eğilimlidirler. Böyle bebeklerin kan şekeri izlemi
yapılmalı; yapılamıyorsa anne sütü miktarı artana kadar
birkaç gün aralıklı ağızdan % 10 dekstroz ya da uygun
formül mamalar verilmelidir.
2. Yeni doğanın göbek bakımı nasıl yapılmalıdır?
Yenidoğanın göbek bakımı için alkol, betadine, battikon
gibi solüsyonlar kullanılabilir. Hiçbir şey
sürülmemesini önerenler de vardır.
3. İlk banyo için önerilen zaman ve sıklığı ne
olmalıdır?
Doğumdan hemen sonra bebeklerin yıkanmaması
önerilmektedir. Yalnızca annede HIV pozitifliği, genital
herpes, hepatitis B antijeni pozitifliği varsa bebek
doğumdan hemen sonra yıkanmalıdır. İlk banyo için
göbeğin düşüp düşmemesi engel değildir. Bebek annesiyle
hasta- neden eve gittiğinde ilk banyosu yaptırılmalıdır.
Uygun koşullar varsa bebek her gün, yoksa günaşırı
yıkanabilir.
4. Tüm bebekler için ek vitamine gereksinim var mıdır?
(Yaz bebeği olsa da) Varsa ne kadar süre devam
edilmelidir?
Anne sütü alan her bebeğe bir yaşını doldurana kadar
yalnızca D vitamini verilmelidir. Yaz bebeği olması bunu
etkilemez.
5. ilk 4 ay, su da dahil, anne sütü alan bebeklerde, ek
gıda önerilmiyor. Bunu bozan sıradışı durumlar nelerdir?
Annenin süte geçen, bebeğe zarar verebilecek ilaç
kullanması, ağır hastalığının olması dışında anne sütüne
ek olarak ilk 4 ayda mama verilmesi gereksizdir.
izlemlerde kilo alımı yetersizse ek mama düşünülebilir.
6. Yenidoğanda kabızlık neye bağlı olur? Tedavide
izlenecek yol ne olmalıdır?
Yeni doğanda kabızlık seyrek görülür. Kabızlığın tanı-
mı önemlidir. Haftada iki defadan daha seyrek ve sert
kıvamlı kaka yapmak kabızlık kabul edilmelidir. Anne
sütü alan bebeklerde 6. haftadan itibaren günlük kaka
yapma sayısı azalabilir. Tek başına bu yakınma kabızlık
değildir. Yalnızca anne sütü alan bebek gerçekten kabız
ise en sık neden anal fissürdür. Mama değişikliği ya da
tek başına ticari mama ile beslenme kabızlığa neden
olmaktadır. Karın şişliği, kusma, beslenme bozukluğu,
aralarda ishal dönemleri olmadıkça megakolon gibi
hastalıklar düşünülmemelidir. Zeytinyağı verilmesi, anal
bölgenin nazikçe uyarılması geçici çözümlerdir.
Zeytinyağının aspirasyon riski, anal bölgenin
uyarılmasının da travmatik olabileceği unutulmamalıdır.
Anal fissür varsa sıcak oturma banyosu, anal bölgeye
anestetik (anestol) pomatlar ve çok sert kaka yapıyorsa
laktüloz içeren şuruplar (duphalac) verilebilir.
7. Anne sütü için "yetersiz" tanısı koymada kesin
ölçütler nelerdir? Gerçekten yetersiz ise beslenme nasıl
olmalıdır?
Anne sütünün yetersizliğine vücut ağırlığı izlemleriyle
karar verilmelidir. Günlük 20-30 gr/kg artış
sağlanamıyorsa, grafikte düşüş görülüyorsa ek besin
başlanabilir. Ekonomik durumları uygun ailelerde ilk 4
ay için ticari mamalar uygundur. Evde anlık hazırlanan
meyve suları (elma, üzüm, şeftali, mandalina, portakal
gibi) ve yoğurt ilk 4 ayda uygun ek besinlerdir. inek
sütü çok zorda kalmadıkça önerilmemelidir.
8. Emzik ve biberon kullanımı neden önerilmemektedir?
Emzik kullanımının anne sütünü erken bırakmaya neden
olduğu yönünde yayınlar olmakla birlikte, emziğin
bebekte endorfin benzeri endojen maddelerin salınımına
neden olarak bebeğin uykuya dalmasını hızlandırdığı,
huzursuzluğunu azalttığından da söz edilmektedir.
Prematüre ya da gelişme geriliği olan, uyuklama, kısa
süre emme gibi sorunları olan bebeklerde de emzirme
öncesi 10 dakika emzikle uyanıklığın ve emme
alışkanlığının sağlanması da önerilmektedir. Anne sütü
ile birlikte biberon verilmesinin anne sütünden erken
ayrılmaya neden olduğu düşünülmektedir. Verilecek ek
besinler biberonla değil de kaşıkla verilmelidir.
9. Meme bakımı nasıl yapılmalıdır, önemi nedir?
Annenin meme bakımı için günlük vücut temizliği, duş,
banyo yeterli bulunmaktadır. Her emzirmeden önce
temizlik şart değildir. Memede kalan anne sütünün orada
antimikrobial etkinlik gösterdiğinden de
bahsedilmektedir. Eğer çatlak, irritasyon gibi bir meme
başı sorunu varsa uygun pomatlar kullanılmalı, ama
emzirme öncesi silmeyi unutmamalıdır.
10. Çalışan anneler anne sütüne nasıl devam ede- bilir,
sağılan süt sağlıklı olarak nasıl saklanmalıdır?
Çalışan anneler en az 4 aylarını doldurana kadar tek
başına anne sütü vermeye özendirilmelidirler. Yarım gün
çalışan annelerde daha kolay olmakla birlikte, tam gün
çalışan anneler de sütlerini sağıp bırakabilirler. Anne
sütünün 3-4 gün süreyle buzdolabında, 6-12 saat oda
sıcaklığında etkisini kaybetmeden, bozulmadan
korunabileceği bilinmelidir
Bebekler ve Uyku
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Doç Dr. Selahattin Şenol,
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen
Psikiyatrisi Bölümü
3 yaşına kadar bebeklik dönemi dediğimiz süre içinde
bebek bir yandan kendi biyolojik yapısını öte yandan da
bu yapıyı çevresel koşullara göre düzenleme
çabasındadaır.
Biyolojik yapının düzenlenmesi her ne kadar doğarken
getirdiği yapısal özelliklere bağlı ise de çevresel
koşulların etkisi de gözardı edilemeyecek derecededir.
Yenidoğan dönemi ile 3 yaşa kadar bebeğin uyku nitelik
ve niceliğinde önemli değişiklikler olur.
Bu değişikliklerin başlıcaları
Uyku uyanıklık süresi yenidoğanda uyku lehine iken 1
yaşına gelinceye dek uyanıklık lehine dönüşür.
Nitelik olarak başlardaki hafif uykunun derin uykuya
göre fazla olan oranı 1 yaşa kadar tersine dönüşür.
1-3 yaşları arasında derin uyku dönemleri daha fazla
olduğundan gürültüden etkilenmeleri daha azdır.
Ancak uyku saatleri, uykuya gidiş uyuma yeri gibi
çevresel koşulların bu dönemde kazanıldığı
unutulmamalıdır.
Sırtüstü ya da yan yatma son zamanlarda çocuk
hekimlerinin önerisidir ancak 1 yaştan sonra bebek kendi
pozisyonunu bulacaktır.
En fazla 1 yaşına kadar aynı odada ancak ayrı yatakta
(beşikte) uyuması daha sonra mümkünse kendi odası ve
yatağında uyutmaya geçilmelidir.
Doymuş ve gazı çıkarılmış ve yine mümkünse günde en az 1
kez banyo almış olduğunda uykunun niteliği de
iyileşecektir.
Kalın ve çok katlı giysiler, kalın yorgan,
battaniyelerbebeği rahatsız edeceğinden uykusu
bozulacaktır.
Sessiz ve fazla aydınlık olmayan, güvenliğinin
sağlandığı bir ortam olmalıdır.
Rahatsız olduğu işareti varsa ağlama ve uyanmalarda
yanına gidip rahatlatıcı tedbirler alınmalı, beklenen
uyku süresi tamamlanmamış ise tekrar uykuya
bırakılmalıdır.
Kucakta, arabada dolaştırılarak, salıncakta sallanarak
uyutmaların yerine
banyo yaptırılıp sırtı sıvazlanarak ya da büyüklerimizin
yaptığı gibi ayaklarda sallanarak uyutma yöntemini
kişisel olarak daha sağlıklı bulmaktayım.
1 yaş üstü bebeklerde biberonu kendisine vererek
uyutmanın güvenlik yönünden sakıncalarının yanısıra
gelişimi yönünden de sakıncaları bildirilmiştir.
2 yaş sonrası anne sıcaklığını hissettirecek yumuşak
ayı, bez bebek gibi oyuncaklar ona uyku arkadaşlığı
yapacaktır.
Unutmayın çocuğunuzun sağlıklı gelişmesi herşeyden
önemlidir. O halde konuk alma, gezmeye gitme gibi
etkinliklerin onun uyku düzenini aksatmasına izin
vermeyin.
"Uyusun da büyüsün" ninnisinin gerçek olduğunu biliyor
musunuz? Çünkü büyüme hormonu uykuda salınır.
Aşırı uyku, uykusuzluk ya da düzensiz uyku gibi sağlıklı
olmayıp nedenini doktorunuza sormalısınız.
Çocuk Ek Besinleri : Yumurta ve Et
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Dr. Nurten Budak
Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü Beslenme ve Diyet
Uzmanı
Bir civcivin gelişmesi için bütün besin öğelerini içeren
yumurta, örnek protein kaynağıdır. Bu da büyümekte olan
bir organizma için önemli bir özelliktir. Yumurta
proteini, amino asitlerin hepsini yeterli oranda içeren
ve kolay sindirilen ve %100 vücut proteinlerine
dönüşebilen "üstün kaliteli" proteindir. Bir adet
yumurtada 6 gram kadar protein, 5.5 gram kadar yağ ve
çok az karbonhidrat vardır. Ayrıca A vitamini ve bazı B
vitaminIerinden de zengindir. Yumurtanın sarısı akına
oranla daha fazla yağ, protein ve demir içermektedir ve
iyi bir çinko kaynağıdır.
Yumurta sarısı yüksek kolesterol içermesine karşın yağı
doymamış olduğundan kolesterolü yükseltici etkisi
kırmızı etten daha düşüktür. Yumurta ülkemizdeki en ucuz
iyi kaliteli protein kaynağıdır.
Altı aylık olana kadar sadece anne sütü ile beslenmiş
bir bebeğe yoğurt, meyve suyu, sebze çorbasının ardından
ek besin yumurta sarısı verilmeye başlanır. 1 çay kaşığı
kadar(1/4 yumurta sarısı), iyi haşlanmış yumurta sarısı
çorbalarının ya da sütünün içine katılarak verilir ve 3
günde bir miktarı arttırılabilir. Dolayısıyla bebek 15
gün sonra tam yumurta sarısı alır. Daha sonra yumurta,
beyazı ile verilmeye başlanır. Yine yumurta beyazı da ¼
tam yumurtanın beyazı olarak sarısıyla beraber verilmeye
ve 3 günde bir miktarı arttırılır. Sekiz aydan sonra
bebek gün aşırı 1 adet yumurta yemelidir. Yumurta
verildiği ilk günden itibaren bebek alerji yönünden
izlenmelidir.
Bebeğe verilen yumurta taze olmalı ve iyi
pişirilmelidir. Pişirme ile yumurtanın sindirimi
kolaylaşır. Çiğ yumurta B vitaminlerinden biotinin vücut
tarafından kullanılmasına engel olduğundan zararlıdır.
Sarısının katılaşıncaya kadar pişmesi mikrobiyolojik
açıdan da önem taşımaktadır. İyi pişmemiş yumurtadan
salmonella gibi mikroorganizmalar insana
geçebilmektedir. Ancak, uzun süre pişirildiğinde de
lezzeti azalmakta ve sarısının etrafında oluşan yeşil
halka kötü görünmesine ve kötü kokmasına daha da
önemlisi besin değerinin azalmasına neden olmaktadır.
Bunları önlemek için, bebeğin tüketeceği yumurta
yıkanır, hafif buharlaşmaya başlayan ancak kaynamayan
suda, 8-10 dakika kaynatılır ve derhal soğuk suya
tutularak soğutulur.
Yumurta, bebeklere süt, çorba gibi yiyeceklerle
karıştırılarak ya da omlet yapılarak ve ıspanak, kabak,
domates, patates gibi sebzelerle pişirilerek de çocuğa
yedirilebilir. Bunun için önce sebzeler yıkanır,
doğranır ve pişirilir. Pişmesine yakın içine yumurta
kırılır. Yumurta, çökelek ya da peynirle karıştırılarak
pişmiş makarnaya eklenir. Böylece besleyici değeri
yüksek ve görece ucuz yemekler elde edilir.
Etler de biyolojik değeri yüksek, iyi kaliteli protein
kaynağıdırlar. Ayrıca yumurta gibi B grubu vitaminler,
vücuda iyi kullanılabilen demir ile çinkodan
zengindirler, aynı zamanda bir enerji kaynağıdırlar.
Ülkemizde genellikle koyun, sığır, kümes hayvanlarının
etleri ve balık tüketilmekte ve sucuk, pastırma, salam
gibi et ürünleri de yapılmaktadır.
Bu gruptan bebeğin 7 aylık olduğunda aldığı ilk ek besin
tavuk etidir. Haşlanmış tavuk eti, çorbaların içine
katılarak ya da ekmek, pilav ve makarna ile birlikte
bebeğe yedirilir.
Bebeğe et, kıyma şeklinde verilir. Kıyma hafif ateşte
kendi verdiği suyu çekene kadar pişirilip(kavrulmaz)
çorbaların ya da yemeklerin içine konarak ya da ızgara
köfte yapılarak bebeğe yedirilir. Bebeğe köfte
hazırlanırken; yağsız iri çekilmiş dana kıyması,
ıslatılmış çok az ekmek içi ve yıkanmış, ince doğranmış
çok az maydanoz ile yoğrulur, ısıtılmış fırında ya da
tavada pişirilir. Ekmek yerine haşlanmış pirinç
konularak sulu köfte olarak da pişirilebilir. Bebek için
etli sebze yemeği hazırlarken; ıspanak, kabak, domates,
patates, biber ve semizotu gibi bir sebze yıkanır ve
tencereye doğranır. Bir köfte kadar kıyma, 1 yemek
kaşığı pirinç, mercimek ya da bulgur ile 1 tatlı kaşığı
sıvı yağ ve az su konulup pişirilir. Sebzenin türüne
göre dolma ya da kıymalı sebze yemeği olarak yedirilir.
Bebeğe verilen bu besinlerin hiçbirisine tuz konulmaz.
Bebek bir yaşına geldikten sonra yemekleri iyotlu tuz
kullanılarak pişirilir.
Bebeğe verilmesi gereken önemli bir besin de balıktır.
Balık ve diğer su ürünleri “elzem yağ asitleri” olarak
bilinen linoleik ve linolenik asitlerden zengindir. Bu
yağ asitlerinin diyette yer alması koroner kalp
hastalığının önlenmesi, beyin ve retinanın gelişimi ve
sağlığı için gereklidir. On bir aylık olan bebek haftada
bir kez taze balık tüketmeye başlar
Bebeklere verilecek balık, ızgara ya da buğulama olarak
ve kılçıkları ayıklanarak yedirilir.
Bebeklere verilecek tek sakatat karaciğerdir. Karaciğer
suda, hafif sıcaklıkta pişirilip, ezilerek verilir.
Beyin, börek ve yürek gibi sakatatlar bebeğe yedirilmez.
Kırmızı et veya kümes hayvanlarının etlerinden yapılan
ve katkı maddesi içeren pastırma, sucuk, salam ve sosis
bebek ve çocuk beslenmesinde hiçbir şekilde yer almaması
gereken besinlerdir. Ayrıca acılı, baharatlı, tuzlu, çiğ
veya iyi pişmemiş ve mangalda pişmiş et yemekleri ve
köfteler bebek ve çocuklara yedirilmemesi gereken
besinlerdir.
Kardeş Kıskançlığı
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen
Psikiyatrisi Bölümü
Çocuklar bir kardeşlerinin olmasını isterler, ancak
kardeş doğumu ile de yoğun bir kıskançlık yaşamaya ve
anne babaları zorlamaya başlarlar. Önceleri sürekli
kardeş isteyen bir çocuğun bu isteği gerçekleştikten
sonra neden kardeşini kıskandığı, hatta ona düşman gibi
davrandığını anlamak zor olmalı. Oysa bu çocukların
süreklilik göstermeyen, değişken olan isteklerini
yansıtan, dolayısıyla onların doğasıyla ilgili ipucu
veren bir özellikleridir. Bu nedenle çocuk için diğer
önemli kararlarda olduğu gibi kardeş isteğinin
gerekliliğine de anne ve babanın karar vermesi
gerekmektedir. Annenin beden ve ruh sağlığı, ailenin
ekonomik gücü, doğacak çocuğun bakımına ilişkin
sorumlulukların paylaşılması bu kararı belirleyecektir.
Kardeş kıskançlığına gelince; kıskançlık insanoğlunun en
doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık
sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak
olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer.
Sevgililer arasında belirli bir ölçüyü aşmadığı sürece,
sevgi gülünün dikeni sayılır. Ancak bu doğal duygu
insanı kemiren bir tutku olmaya başlayınca, sevgiyi
gözeten bir duygu olmaktan çıkar, sevgiyi yok eder.
Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu
başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır bir duygu
değildir. Sevgilisini başkasının kolunda gören bir
erkekle, annesini, kucağında "yabancı" bir çocukla gören
kardeşin duyguları pek ayrılık göstermez. Anne sevgisini
yitirme korkusu, daha yeni bir kardeş geleceğini
öğrendiği anda içini sızlatmaya başlar.
Kardeş doğumu bu ve diğer nedenlerle çocuk için
zorlayıcı bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yenidoğan
çocuğun annede oluşturduğu bedensel güçlükler ve
yorgunluklar, çalışan annenin zamanının önemli bir
bölümünü çocuk bakımına ayırması gibi nedenler eve gelen
bu yabancı yüzündendir. Gelen çocuğun cinsiyetinin
farklı olması, beceriksizliği, yoğun bir ilgi ve bakıma
gereksinimi olması onun daha çok sevildiği şeklinde
yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır. Annenin
yenidoğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini
hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da
odasının ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu
artıracak, yeni uyum sorunlarına neden olacaktır.
Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa
kıskançlık o denli büyük olmaktadır.Henüz anneye
gereksinimin sürdüğü 3 yaşından küçük çocuklarda anne
ilgisinin azalması sonucu yeni kardeşe tepkisi büyük
olacaktır. İkinci ya da üçüncü kardeşi kabullenme daha
kolay olmaktadır.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve
kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde
yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir.
Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları
belirtmesi yüreklendirilmelidir (beni de uğraştırıyor,
arasıra ben de kızıyorum, beceriksizliği yüzünden ona
çok zaman harcıyorum, seni sevmediğimi düşünme, eskisi
kadar seviyorum, ben de kardeşim doğduğunda kıskanmış,
böyle düşünmüştüm). Anne-baba bebeği, çocuğun önünde
gösterişli bir biçimde okşayıp sevmekten kaçınmalıdır.
Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar
sergileyebilir;
-sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden
tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır)
-abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren
davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken
biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile
yere düşürür)
-etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen
huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği
yapılmadığında ağlama, tepinme)
Çocuklarda Uyku Sorunları
Uyku karmaşık,
beyin işlevi ve psikoloji ile ilgili yaşamsal bir
durumdur. Dış etkenlere açık, bireyin duygusal ve
içgüdüsel yaşamıyla ilgili gelişimsel bir işlevdir. Şu
üç dönemi içermektedir: Bunlar uykuya dalma, rüyasız
uyku ve rüyalı uyku dönemleridir. Uykuya dalma döneminde
yavaş yavaş çevre ve beden ile ilgili algılar azalarak
kişi uyku dönemine geçmektedir. Rüyasız uyku dönemi
bedenin temel yapı taşları olan proteinlerin yeniden
oluşturulduğu ve kişinin fiziksel yorgunluğunu atarak
dinlenmeyi sağlayan dönemdir. Ayrıca bu dönemde büyüme
hormonu salgılanır. Rüyalı uyku dönemi, uyuyan kişide
göz kapaklarında ve gözlerinde hareketlerin başlaması
ile fark edilir. Rüyalar başlar, bu dönemde görülen rüya
ile uyumlu olarak beden hareketlerinin ortaya çıkmaması
için kasların gerginliği kaybolmuştur. Eğer böyle bir
düzenleme olmasaydı gördüğümüz rüya ile hareket edecek,
hatta yataktan kalkıp dolaşacaktık. Bu özellik yenidoğan
bebeklerde tam oluşmadığından el ve ayaklarda ya da
yüzde, bazen gövde de küçük hareketler olabilmektedir.
Bu dönem doğumda yaklaşık uykunun yarısını oluşturmakta,
bir yaşından sonra ise erişkindeki gibi yaklaşık uykunun
beşte birine düşmektedir. Uykunun rüya döneminde bir çok
ruhsal olay gerçekleşmektedir. Bu dönemde gerilimler
boşalmakta ya da serbestleşmekte, hatırlanan her şey ve
gündüz yaşananlar birbirine bağlanarak,
programlanmaktadır. Gündüz uyanık iken algılanan
duyumlar rüya aracılığıyla yapılanırlar. Yenidoğanlarda
ve bebeklerde rüyalar, uykuya daldıktan 30-45 dakika
sonra, büyük çocuklarda ise 120 dakika sonra ortaya
çıkmaktadır.
Doğumdan sonraki dönemde süt çocuğu için bedensel
gereksinimler uykuyu etkilemektedir. Açlık uyandırmakta,
tokluk ise uykuya dalmayı kolaylaştırmaktadır. Bu
dönemdeki uykusuzluklarda anne tarafından bebeğin
beslenmesi ya da duygusal desteklenmesinin yetersiz,
ters ya da aşırı bir biçimde karşılandığı görülmektedir.
Uyku bebek için ritmik ve temel bir gereksinimdir.
Yenidoğan döneminden başlayarak bebeklerin ya da
çocukların uyku özelliklerine bakıldığında birçok
değişiklikler görülmektedir. Bunlar bireyseldir ya da
dönemlere bağlıdır. Bebekler içinde çok uyuyanlar olduğu
gibi az uyuyanlar da vardır. İlk aylarda uykusuzluk
sıradan bir durumdur, ancak sonuçları nedeni ile aile
için önemlidir. Ortaya çıkan gerginlik ve sinirlilik
durumu yalnız çocuğun uykusuzluğunu artırmaz, yeni
çatışmaları da ortaya çıkarır. Uykusuzluğun önemi ve
ağırlığı bebeğin yaşı, gelişim düzeyi ve kişisel
özelliklerine bağlı olarak belirlenir. Yenidoğan 19-23
saat uyur. Başlangıçta aralıklı ve parçalara bölünmüş
bir uyku biçimindedir. Yavaş yavaş gece ağırlıklı olarak
gelişir, üçüncü yıla doğru derinliğine kavuşur.
Uykusuzluk nedenlerine bakacak olursak; bedensel bir
hastalık sırasında çekilen sıkıntı ve acı uyku işlevinin
bozulmasına yol açmaktadır. Ayrıca odanın sıcak-soğuk ya
da gürültülü olması gibi dış etkenler de uykuyu
bozacaktır. 2-3 aylık bebekler çığırtkandır, kolay
uyarılabilir, sinirlidir. Bu özellikler ise annede
sabırsızlık, yetersizlik gibi ilişkiden kaynaklanan
zorlukları yaratabilir. İlk aylardaki bakımın niteliği,
sürekliliği ve yumuşaklığı çok önemlidir. Bebeğin
hareket ve dil becerisinin gelişme düzeyi, altının
temizlenmesi, anne ile bebek ilişkisinin biçimi, ailenin
yaşam şekli, iklim, çocuğu paylaşan birden fazla kişinin
olması, annenin sıkıntı ya da huzursuzlukları gibi bir
çok özellik uykuyu etkileyecektir. Uykusuzluk bazen
bebeğin, bazen de annenin kişilik özelliklerinden
kaynaklanır ve çatışmaların sonucudur. Uyku sorunu
genellikle duyarlı bir bebek ile yetenekleri bakımından
yetersiz bir anne arasındaki iyi işlemeyen bir ilişkinin
işaretidir.
Uyku bozukluklarının önemli bir kısmı ikinci yılda
ortaya çıkar. Bebek bu yaşta kolay uyarılır bir
durumdadır. Uykuya dalma sıklıkla zordur. Oto-erotik
tutumlar, geçiş nesnelerine bağlanma, uyuma ritüelleri
(törenleri) sıktır. Yaklaşık 12 saat süren gece uykusu
ve 3-4 yaşına kadar sürecek gündüz uykuları vardır. Uyku
sakindir, sessizlik, karanlık ve uygun koşullar ister.
Bebekler ve çocuklar genellikle emme ve yemek yeme ile
karnının doyması ya da anne babasıyla geçirdiği doyurucu
bir ilişki sonrasında uykuya dalmakta, bazen de ağlama,
inatlaşma gibi bir gerginlikten sonra uyumaktadırlar. Bu
dönemde uykunun niteliği bebeğin anne tarafından ele
alınma biçimine bağlıdır. Eğer bedensel ve psikolojik
gereksinimleri karşılanmamışsa bebek uyanır ve
doyurulmasını bekler. Uykunun korunması annenin
işlevidir, daha sonra rüyalar aracılığıyla gelişir.
Rüyalar psikolojik açıdan isteklerin gerçekleşmesine
yardımcı olan bir araç gibidir. Yaşamın ilk döneminde
ise bu işlev ancak emme amaçlıdır.
Çocuklarda uykuya dalma zorlukları
İkinci ile altıncı yaşlar arasında aşırı hareketli olan
çocuk uykuya dalma konusunda direnebilir. Ayrıca ilk
kaygılı rüyalar da bu zorluğu arttırır. Bu dönemde
yatmaya direnen çocuk çeşitli bahaneler bulur.
Korktuğunu, yalnız yatamadığını söyleyerek anne baba ile
yatmak isteyebilir, odasında gece bir ışık yakılmasını
ister, bir oyuncak ya da yastık gibi uykuya geçişi
kolaylaştıracak bir eşyaya sarılabilir, ilk bir yılda
gördüğümüz davranışlardan olan parmak emme ile
rahatlamaya çalışabilir ya da aileden birinin anlatacağı
masala bağlanır. Dış ortamdaki koşulların uygunsuzluğu
(gürültü, anne baba ile birlikte yatma, uyku saatinin
düzensizliği), uygun olmayan dış baskılar (aşırı baskıcı
anne babasına karşı otonomisini korumaya çalışan çocuk)
ve sıkıntılı ya da çatışmalı bir ev ortamı bu geçiş
dönemini bozar.
Çocuk rüyalardan ya hoşlanır ya da çoğu zaman
bildirildiği gibi korku ile güçlü tepkiler
sergileyebilir. Rahatsız edici rüyalar çocuk 3, 6 ve 10
yaşında iken en yoğundur. İki yaşındaki çocuğun rüyaları
kovalanmak ya da ısırılmak ile ilgili olabilmekte, dört
yaşında ise bazı hayvan rüyaları ile iyi ya da kötü
insanlarla karşılaşılan rüyalar başlamaktadır. Beş ya da
altı yaşlarında öldürme ya da yaralanma ile uçma,
arabada olma ve belirgin hayaletlerin olduğu rüyalar
vardır. Çocuklukta saldırgan rüyalar oldukça ender
görülür, onun yerine çocuğun bağımlılığını yansıtan
tehlikede olduğu şeklinde rüyalar görülür. Beş yaşına
doğru çocuk o zamana kadar gerçek yaşantılar olduğuna
inandığı rüyaların gerçek olmadığını fark etmeye başlar.
Yedi yaşına gelinceye kadar çocuklar rüyaların kendileri
tarafından yaratıldığını bilirler. Üç ile altıncı yaşlar
arasındaki çocukların, anne babaları ile bağlantılarını
sürdürebilmek, odalarını daha gerçekçi ve daha az
korkutucu bir şekilde görebilmek için yatak odalarının
kapısını ya da ışığını açmak istemeleri doğaldır. Zaman
zaman çocuklar rüyalardan kaçmak için yatmağa gitmeyi
reddedebilirler. Uykuya dalma güçlükleri genellikle rüya
görmelerle bağlantılıdır. Uyku dünyasında iken gerçek
dünyadan kopmamak için güvenliği sağlayan koruyucu
yöntemlerin oluşturulduğu alışkanlıklar geliştirilir.
Bebeklik ve çocukluk dönemlerinde uyuma ve uyku ile
ilgili sorunların başında yatağa gidip uyuma konusunda
direnme gelmektedir. Çocuk ağlar, yatırıldıktan sonra
kalkar, anne baba ile uzun çekişmeler yaşar. Bu direnme
kimi çocukta yatma korkusuna dönebilmektedir. Çocuk
odasının ışığını açmakta, kapıyı aralık tutma, anne baba
arasında ya da koltukta uyumaktadır. Uyumadan yatağına
geçmez. Sıklıkla sıkıntılı rüyalar sonrasında ortaya
çıkar. Çocukların uyku için yatağa gitmeden önce
geliştirdikleri kendilerine özel yatma törenleri
olabilmektedir. Bu törenler 3-6 yaşları arasında sıktır.
Yastık, oyuncak gibi bir eşya olmalıdır. Ayrıca bir
bardak su, şeker, aynı masalın anlatılmasını ister.
Bunlar her zaman aynı şekilde olmalıdır. İlişkinin
kesilecek olması kaygısıyla ortaya çıkan sıkıntının
giderilmesine yönelik belirtilerdir.
Bebek ve çocuklarda sorun yaratan ya da tedavi
gerektiren uykusuzluk çok nadirdir. İleri yaş çocuğu ve
ergende gözlenir. Bu çocukların ya da gençlerin uyku
saatlerinin 21:00- 22:00 yerine saat 01:00-02:00 olacak
şekilde kaydığı, bu nedenle sabah daha geç kalktıkları
görülmektedir. Nedenleri arasında gencin kendi yaşamını
kontrol etme çabası, TV seyretme, radyo dinleme ve geç
zamanlara kadar okuma gibi erken çocukluk
alışkanlıklarının yani yatma törenlerini sürdürmeleri
nedeniyle ortaya çıkabilmektedir.
Uyku ile ilgili sorunlar
Gece terörü (night terror)
Gece çocuk yatağında ağlar, gözleri dalgın bir şekilde
bakar, korkmuş bir yüz ifadesi vardır. Çevresini
tanımaz, solgundur, terler, çarpıntısı vardır. Bu durum
bir kaç dakika sürer. Çocuk tekrar uyur. Çocuk sabah
uyandığında, gece olanlarla ilgili hiç bir şey
hatırlamaz. Uykusunun rüyasız uyku döneminde ortaya
çıkmaktadır. Genellikle 5-6 yaşlarına doğru azalarak
kaybolur. Seyrek olarak kaybolmaz ve tedavi gerektirir.
Sıkıntılı düşler
Çocukların % 30'unda olur. İkinci yaştan sonra görülür.
Çocuk uyanır, ağlar, bağırır, yardım ister. Sıklıkla
sabah hatırlanır. Sıkıntılı düşler genellikle uyku
başında görülür, güzel rüyalar ise genellikle sabaha
karşıdır. Özellikle çocuğun yaşantısında yoğun sıkıntılı
bir olay varsa sıradan bir durumdur, ayrıca ruhsal
aygıtın yapılanmasının bir göstergesidir. 4-5 yaşından
sonra şiddeti giderek azalır. Çocuk uyanır, endişelidir.
Anne babasının yatağına gider ve uyumaya devam eder.
Uyurgezerlik
Erkeklerde daha sıktır. 7-12 yaşlar arasında görülür.
Ailede uyurgezerlik olanlarda daha sıktır. Gecenin ilk
yarısında çocuk yataktan kalkar. Bazen karmaşık, her
zaman aynı şekilde tekrarlanan bir etkinlik içine girer.
10-30 dakika sonra tekrar yatar, uykusuna devam eder.
Sabah hiçbir şey hatırlamaz. En basit şeklinde gözler
açılır ve yataktan kalkmaya çalışır. Altı ile on iki
yaşları arasındaki çocukların altıda birinde en az bir
kez olurken, bunların ancak % 3-5'inde uyurgezerlik
gelişir. Rüyasız uyku döneminde görülür.
Okul Korkusu
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayan:Prof. Dr. Bahar Gökler
Hacettepe Üniv. Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları A.D
Okula başlama, tüm başlangıçlarda olduğu gibi, hem
coşku, hem de biraz kaygı verici bir olaydır. Okul
dönemi, çocuk ve ailesi için yepyeni ve önemli bir
evredir. Okula başlama; belirli bir olgunluğa ulaşma,
sorumluluk alma, bunların getirdiği sevinç yanında, ana
babadan ayrı, kendi başına yeni ve bilinmez bir serüvene
başlamanın korkularını birlikte içerir. Oyun ve arkadaş
deneyimi olmayan, sorumluluklarını bilmesine ve
üstlenmesine fırsat tanınmamış olan çocuklarda, evden
kopup okula başlama sorun oluşturabilir. Zekası yeterli
olsa bile, çocuk ruhsal yönden okula hazır değildir;
evin koruyucu sığınağından çıkmak Okul çağına gelmiş
olmasına karşın, öğrenme ve kavraması yeterli düzeye
ulaşmamış olabilir.
Buna benzer zorluklar yaşayan çocuklarda, okula gitmek
istememe, arkadaşlarına yanaşamama, içe kapanık ya da
tepkisellik gibi uyum sorunları görülür.
Okul korkusu, okul çağındaki çocuklarda birdenbire okula
karşı beliren yoğun direnç durumudur. Bu çeşit bir korku
geliştiren çocuklar genellikle annelerine çok bağımlı
çocuklardır. Hastalığı başlatan olay okulla değil,
anneyle ilgilidir. Evdeki çatışmalı ortam ya da küçük
kardeşin anne ile daha fazla yakınlaşabileceği
düşüncesi, çocuğun aklının evde kalmasına ve okulda
durmakta zorlanmasına neden olabilir. Çocuk için anneden
ayrılma sayılabilecek her türlü olay, annenin
hastalanması ve hastaneye yat- ması, annenin ya da
çocuğun bağımlı olduğu kişinin bir süre için evden uzak
kalması, kardeş doğumu nedeniyle annenin ilgisinin
bölünmesi ya da boşanma sözü geçen bir ana baba kavgası
ortaya çıkartıcı etkenler olarak sayılabilir.
Genellikle çalışkan, derslerine düşkün olarak bilinen
çocuk, karın ağrısı, baş ağrısı, bulantı gibi
yakınmalarla evde kalmak ister; okula gitmesi için
zorlandığında paniğe girer, ağlayarak, tepinerek tepki
gösterir. Evde kal- masına izin verildiğinde tüm
yakınmaları kısa sürede ortadan kalkar. Ancak aynı tür
tepkiler, okula gitmesi istendiğinde yineler.
Okul korkusunun, erkek ve kız çocuklarda görülme sıklığı
eşittir. çocuğun okula başlama yaşı olan 5-7 yaşlar ve
yine ilköğrenimin bittiği, daha büyük sınıflara başlama
dönemi olan 12-14 yaşlar arasında en yüksek oranda
ortaya çıktığı saptanmıştır.
Okul korkusu olan .çocukların ana-babaları, diğer
psikiyatrik bozukluklar gösteren çocukların ana-babaları
ile karşılaştırıldığında rol davranışı, iletişim duygu
aktarımı ve kontrol kurma gibi alanlarda daha aza
işlevsel bulunmuşlardır.
Okul korkusu gösteren çocuklarda, aile farkında
olmaksızın bu bağımlı ve olgunlaşmamış davranış
örüntülerini desteklemektedir. Dolayısıyla da çocuğun
evde kalış süresi uzadıkça okula dönmesi
güçleşeceğinden, tepkisine karşın çocuk okula
götürülmelidir.
Bu sorunun çözüme kavuşturulmasında aile, hekim,
öğretmen işbirliği çok önemlidir. Eğitim, aile ve
öğretmenin birlikte yürüteceği zorlu bir iştir. çocuğun
okula başlaması ile birlikte, öğretmen onun dünyasında
en etkin, en vazgeçilmez kişi olur. ilkokul çağındaki
çocukların eğitiminde en temel öğe, öğretmen ile
çocuklar arasındaki ilişkidir. çoğu zaman bu ilişki,
çocuğun okula ve arkadaşlarına karşı gösterdiği tepkiyi,
başarısını ve gelişimini etkiler.
Öğretmen tepkileri ve davranışları tutarlı bir kişi
olmalıdır. Çocukların başarısızlıklarını, sorunlu
oldukları noktaları vurgulamak yerine, nedenler üzerinde
durarak, araştırarak incelemeli, onları anlamaya
çalışmalıdır.
Öğretmen ile öğrenci arasındaki olumsuz ilişki, çocuğu
okul konusunda güvensiz kılar.
Okul korkusunda öğretmen, çocuğun kaygısının kaynağının
okulla bağlantılı olmadığını anlamalı ve bu kaygının
doğru ele alınması konusunda aile ve hekimle işbirliği
yapabilmeli, tutumlarını çocuğun gereksinimleri
doğrultusunda esnetebilmelidir. Çocuğu, okulda kalmasını
kolaylaştırabilecek, kaygısını azaltacak etkinliklere
yönlendirmelidir.
Bazı durumlarda çocuk, annesi yanında olmaksızın sınıfa
girmeyebilir. Sınıfa girmese de çocuk okula götürülmeli
ve bu dönemde çocuğa karşı daha kararlı davranabilenBir
aile bireyi, çocuğu okula götürme sorumluluğunu
üstlenmelidir.
Çocuğun okula yeniden alıştırılması davranışçı tedavi
teknikleri doğrultusunda, aşamalı duyarsızlaştırma,
koşullandırma yöntemleri ile sağlanır. Bu arada çocuğun
okula gitmesi desteklenirken, bir yandan da aile içi
ilişki ve iletişimlerdeki bozuk yanlar ve bu korkuya yol
açan nedenler, çocuk ve aile ile birlikte ele alınarak
çözümlenmeye çalışılır.
Uzunlamasına yapılan çalışmalar, okul korkusu
olgularının çoğunun okula döndüğünü göstermektedir.
Prognozu ya da klinik gidişi olumlu yönde belirleyen
etmenler arasında zeka, tedavinin 14 yaşından önce
başlatılmış olması ve yatarak tedavi gören hastalarda ,
taburcu olurken belirtilerin ortadan kalkması
sayılabilir.
|